MHP’den Bahçeli çıkarması Bayram ve seçim ziyaretleri yaptı Son değerlendirme yapılacak “İhsanoğlu’nun yanındayız” Doktor Ay için program düzenlendi Atalay yine geldi… “Bu sevda millete hizmet sevdasıdır” İlçeler farklı oldu! Katılım ve ilgi yüksek Hayırlı uğurlu olsun

ÇANKIRI - 1947, Mehmet, Elif - Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, Aynı Fakülte Anatomi Anabilim Dalında Uzmanlık, Ankara Hastanesinde Genel Cerrahi İhtisası-
Prof.Dr.Beşir Atalay
(Kırıkkale Milletvekili)
1947 yılında Keskin’de doğdu. 1959 yılında Keskin Atatürk ilkokulunu, 1962 yılında Kırıkkale ortaokulunu ve 1965 yılında Kırıkkale Lisesini bitirdi. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 1970 yılında mezun oldu. 1971 yılında Avukat
Mesut UÇAKAN
(Yönetmen-Senarist-Yapımcı)
1953 yılında Kırıkkale-Keskin de doğdu. Yönetmen, senarist ve yapımcılık yapmaktadır. İ.T.İ.A. Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu Sinema Televizyon Bölümü mezunu
Mehmet YÜZER
(Van Vali Yardımcısı)
21.12.1976 tarihinde Kırıkkale´de dünyaya geldi, ilk ve orta eğitimini burada tamamladı. Kırıkkale Anadolu Lisesi´nden mezun olduğu 1995 yılında Galatasaray Üniversitesi İ.İ.B.F. Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü´nd
Halil ÖZTÜRK
(MHP MYK ÜYESİ)
1975 yılında Kırıkkale İli Sulakyurt İlçesinde doğdu.İlk ve orta öğrenimini burada tamamladıktan sonra İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanan Öztürk Üniversitede okuduğu yıllarda Sağlık Memurluğu görevinde bulund


Köşe Yazıları

277 Yıl Geç Kaldık
Matbaa 1450 yılında J.   GUTENBERG tarafından bulundu. İlk basılan eser ”Kitab-ı Mukaddes” adıyla İncil oldu. İncil, Almanca , Fransızca, İngilizce dillerine  çevrildi, bütün Hıristiyan alemi   dinlerini  okuyarak anladılar.Osmanlı imparatorluğunda Yaşayan,Yahudi , Ermeni ve Rumlar  1493 yılında matbaayı  kullandılar  gazetelerini , kitaplarını bastılar  gelişimin yolunu açtılar.  ŞEYHÜLİSLAM   Osmanlılar için  TÜRKÇE  kitap  basımına izin  vermedi.Batıda  Rönesans’ın  başladığı  dönemlerde   Osmanlı  kitaplardan  yoksun  kaldı .   Kitapların   matbaada  basılmasına  1727 ‘de izin verildi. Ülkemizde  kitap okuma  277 yıl  geciktirildi. Bir din adamının  yanlış   kararıyla  insanlarımız  karanlıkta bırakıldı.“RABBİM, benim ilmimi  artır”  de (TA-HA Suresi, 114. Ayet) “De ki, hiç  bilenle bilmeyen bir olur mu?Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları   hakkıyla düşünür”(Zümer Suresi, 9. Ayet) Hadislerde de bilime verilen önem vurgulanmıştır. “Bilgi elde etmeye uğraşan kişi, Müslümanlığın direğidir” Kutsal  Kuran  “yaratan RABBİ’nin  adıyla oku!  Diye başlar . Oysa  bizim  din adamımız  okumayı, aydınlanmayı  geciktirmiştir. Genç nüfusun  % 40 ı okumamakta ve çalışmamaktadır. Demek ki ülkemde bu sorun hala çözülememiştir.  Yasa hazırlayan büyüklerimiz önce on iki yıllık eğitimi kabul edip, gençlerimize spor, sanat ve  iş eğitimleri kazandırmalılar. İş alanları açmalılar. OKUL bitiren, işi olan genç, zaten okuyacak, dinini tanıyacak geliştirecektir. Ailesiyle,  geleneğine, göreneğine sahip çıkacaktır. Okuyan insandan zarar gelmez. Atasına sövmez,  geçmiş tarihini inceler, okur, iyiyi kötüyü ayırmasını bilir. Empati gücü gelişmiştir  kimseye  hakaret  etmez  sosyal  zekasını  çok güzel kullanır, iletişimi  güçlüdür, özgüvenlidir,  OKUMAK, bireyi  zenginleştirir. “İnsanlar ikiye ayrılır: BİLGİNLER ve  bilgi elde  etmeye çalışanlar. Bunların dışındakilerde  hayır  yoktur.” Hadisler  bize, bilim  yolunda çalışanları  örnek almamızı  öğütler. Şimdi  ülkemde  neleri konuşuyoruz ?  Okumayı kaç yıl yapalım?  Hala neredeyiz?  Bu kavga  neden?  Toplum iş aş isterken, Huzur, Sevgi, Barış beklerken niye tartışıyor doğrudan kaçıyoruz 277 yıl gecikmek yetmedi mi? Kuran’ın ilk tercümesi 1338 yılında Çağatay lehçesiyle yapılmış fakat  yayılmadığı için bir yararı olmamış. Mustafa  Kemal  Atatürk  1925 te  Arapçadan  Türkçeye  çevirterek  GAZİ  Kız  Numune Mektebine göndermiş  . Neden derseniz?  Analar  okusun da  evlatlarına anlatsın  aydın ,okuyan  dinini de doğru yorumlayan  nesiller  yetişsin diye...Rahmetli  büyükannem  bize  her   yemek  sonrası  üç Fatiha okuturdu. Birincisi,  bize nimet veren  RABBİMİZE  şükür içindi,  ikincisi,  bize bu güzel  dinimiz i Öğreten  PEYGAMBERİMİZ  içindi,  üçüncüsü,  ülkemizi  özgürleştiren , cumhuriyetimizi  kuran, Camilerde  ezanımızı  dinlememize  vesile  olan  MUSTAFA  KEMAL ATATÜRK  içimdi.  Rahmetli  büyüklerimi  saygıyla anıyorum   hiç  okumadıkları halde  beyinleri aydın bu kadınlar  bizlere hem dinimizi ,hem atamızı  öğrettiler RUHLARI  ŞAD OLSUN!     ...
KAR TANELERİ YILDIZDI
  Camdan dışarı bakmaya korkuyordu , ya da korktuğunu düşünüp kurtarıyordu kendini olumsuz başka şeyler düşünmekten. O çok sevdiği beyaz örtü korkutuyordu artık nedense küçücük bedenini. Hayalleri cama takılı, mutluluğu kar tanelerinin yıldız şeklinde yağdığı günlerde asılı kalmıştı gökyüzünde. Parka çıkmak bile istemiyordu.Oysa en büyük keyfiydi kar etrafı kaplar kaplamaz parkta kocaman kardan adamlar yapmak ,karlarda yuvarlanıp kelebek izleri çıkarmak. Bütün çocukların seslerinin kuş seslerine karıştığı o cıvıltıyı hayal edin istiyorum. İçiniz coşkuyla dolmadı mı ,çocukluk yıllarınızın şimdikiler gibi teferruatı olmayan sade ama bir o kadar güzel parklarında toz-toprak içinde oyunlar oynarken ,koşarken hiçbir şey düşünmeden mutluluk dolu oyunlarına ,seslerine gitmediniz mi?Salıncaklar,atlı karınca ,kayaklar rengarenk nasıl güzel izlerle gelip geçiyor usumdan,muhtemelen sizlerinde öyle… Cama dokundu elleri. Camın soğuk ve duygusuz elleri de yüreğine. Mutlulukla arasında cam engeldi sanki. Bembeyaz örtüyü görüyordu camın ötesinde. Kar taneleri lapa lapa yağmıyordu ama.Yıldız gibiydi şekilleri.Düştüğü yerde bir süre kalıyordu.Uzun değildi ömrü ama yine de bir müddet izin veriyordu göz temasına.Onları da “yeter artık eve gidiyoruz “diyerek alıp götürecekler miydi biraz sonra? Kar bir fısıldayıştı belki de yeryüzüne göndermeler yapan. Kimi zaman çile olurken ,kimi zaman dünyanın en güzel anlarının kaydedildiği fotoğraf karelerinin süsüydü.Son günlerde sevmiyorum dedi içinden.Kar bir nevi ev hapsinin habercisiydi.Eskiden böyle zamanlarda ne güzel soba başı hikayeleri olurdu.Ya nineler dedeler anlatırdı o hikayeleri ya da Ömer Seyfettin ,Kemalettin Tuğcu kitapları.Nasıl bir yaşam gailesine düştük ki ne hikayeler kaldı ,ne Ömer Seyfettin  ne Kemalettin Tuğcu.Aslına bakarsanız iletişim dahi kalmadı.Kar tanelerinin değildi kabahat .Lapa lapa da yağsa yıldız yağmuru gibi de gelse onların hiç suçu yoktu. Bazen bir yumruk gibi oluyor acı davetsiz geliyor ve boğazına sarılıyor soğuk cam gibi elleriyle. Boğulduğunu sanıyorsun nefessiz kalınca.Göğsünün orta yerinde kalakalıyor da kıpırdamıyor bile.Hayatın geri kalanı o acıyla sürüp gidiyor . Gece oldu çoktan. Bütün vücudum içimi titreten bir soğukla donarken kar tanelerinin acıtan soğuğunu hissetmiyor yüzüm.Adım atıyorum ama nereye yürüdüğümü bilmeden .Paltomun üzerine düşen yıldız şeklindeki kar tanelerini izliyorum eriyip düşene kadar.Her biri bir hikaye oluyor beynimde.Bir anlam yüklüyorum her birine.Ve hatta kişilikleri karakterleri olan birer suret gibi düşünüyorum onları. Bir sokak lambasının altında durduğumda anlıyorum ki camdan bakmakla yaşamak arasında pek bir fark yokmuş. Hayatım bir kar fırtınasıymış.Kibritçi kız masalı geliyor aklıma.Elim cebime gidiyor gayri ihtiyari belki unutulmuş birkaç kibrit vardır yanmak için bekleyen diye.Ardından yüzümde müstehzi bir gülümseme.Biliyorum ne kibrit var cebimde ,ne de bu fırtınadan bir çıkış yolu.Lambanın aydınlığında sıcaklığı hayal bile edemeden, donmak üzere olan bir insanın bedensel uyuşukluğuyla kar tanelerinin salınışını izliyorum.Hissetmek.Hissetmek zordur çoğunca ama donuyor olmak tam bir gerçeklik.Donuyorum. Ne kadar uzun sürdü bu sene kış. Camdan bakınca her yer bembeyaz ve dondurucu bir soğuk var.Korkuyorum dışarı bakmaya yine.Zor olanı yapıyorum yine ;en hissiyatsız anlarımdan biriydi ama donuyordum ve bunu hissedebiliyordum.Kar aralıksız yağıyordu.Hem de lapa lapa değil yine yıldızlar şeklinde. Kar yağıyorsa çevrenizde bir kez daha dışarıya bakın ve düşünün küçük kar tanelerini.Ve bırakın üzerinize düşen kar taneleri kendiliğinden gidene kadar orda kalsın kimbilir belki size bir şey söylemeye çalışıyorlardır. ...
İMAM HATİP LİSELERİNİN OKULLAŞTIRDIĞI KIZLAR
Bir mektep meselesinde yine bile ikiye bölündük. 4+4+4 meselesi yine eğitim eksenli tartışmalar başlatıldı. Politize olmak böyle bir şey herhalde, her kalemde politikaya malzeme çıkarmak. Önüne ardına, bakmadan reflekslerle yaşamak... Hükümetin on yıllık eğitim karnesi, kız çocuklarının okullaşma oranındaki artış ortada, onun üzerinden bir tartışmaya girmeyeceğim. Sistem tartışmalarıyla birlikte bir yandan da İmam Hatip Liseleri (İHL) gündemde yer buldu. Bir İmam Hatipli olarak, İHL´ne tek başına ne methiye düzmek ne de reddiye döşemenin fayda getirmeyeceği kanaatindeyim. Bununla birlikte İHL ile ilgili göz ardı edilen bir gerçeğin altını çizmek istiyorum.  İHL: KIZ ÇOCUKLARININ OKULLAŞMA KAMPANYASI  İHL´ler, 1960 öncesi ilk mezunlarını verdi. Daha önce defalarca yazdım, İHL´ler köy çocuklarının veya köy kökenli yeni şehirli çocukların, şehirleşme, mekteple tanışmalarında önemli bir pencereydi. İHL, parasız yurtlar, köyünde kasabasında okuyamayan çocukların imdadına yetişmişti. Şehirlerde de durum pek farklı değildi. Tepeden inme yaklaşımlar, toplum mühendisliği iddiaları, dindar ve/veya muhafazakâr aileleri içine kapattı. Eğer İHL´ler olmasaydı değil kızlar, pek çok erkek çocuğu ya yoksulluktan ya da sisteme güvenmemekten okullaşamayacaktı. İHL´ler olmasaydı, şehirleşme, okullu olma süreci, kız çocuklar için hala açılması zor olan bir kapı olacaktı. Muhafazakâr ve dindar kesimin veya köy kökenli ailelerin kızlarının okullaşmaya geçiş sürecini İHL´ler hızlandırdı. Ben İHL´lerin ikinci dönem İstanbul kız mezunlarındanım. Kır kökenli ailemin, okuması için İstanbul´a göç nedeni olmuş, devlet okullarında okuyan, üniversite bitiren ilk kızıyım. Babamın okuma ve okutma aşkı ile bir şekilde okuyacaktım. İHL´lerin kız öğrencilere kapılarını açması ile 1979 yılında okula ilk başladığımda, bilmediğim bir gerçekle karşılaştım. Benden üç dört yaş büyük, çoğumuzun "abla" diye hitap ettiği kızlarla aynı sınıfta okuduk. Sisteme güvenmeyen aileler kızlarını okutmamış, İHL´ler kız öğrenci almaya başlayınca da hem dini hem pozitif bilimleri bir arada öğrensin, diploma sahibi olsun diye buralara kaydını yaptırmışlardı. Abla kardeş aynı sınıfta okuyanlar dahi mevcuttu. Eğer İHL´ler olmasaydı bu kızlar okul sıraları ile asla tanışamayacaktı.  VATAN BORCU ÖDEMEK İÇİN OKUDUK Hemen her lise öğrencisi gibi biz de "hababam sınıfı" moduna giriyor, hocalarla çatışmalar yaşıyorduk. Ve her çatışmadan biraz daha yetişkin olarak ayrılıyorduk. Hocalar hata yaptı ve tabii biz de... Sistemin 9 ayda branş öğretmeni yaptığı sözde öğretmenlerin elinde rezil olduk, her çağdaşımız gibi... Birilerinin zannettiğinin aksine, üretim bandında ki seri mamuller değildik. Memleketlerimiz, ailelerimiz, hayata bakışımız, bambaşkaydı. Kendi içimizde de çatıştık. Eğitim sisteminin tüm sorunlarını her öğrenci gibi hissettik. Sınıfımız 1985´te 19 kişi mezun verdi. 3-4 arkadaşımızın dışında hepimiz aynı yıl dört yıllık fakültelere yerleştik. Diş hekimliğinden eczacılığa, basın yayından Türkoloji´ye, işletmeye... "Üniversitelerde başörtülüler çoğaldı" diye veryansın edenler, İmam Hatip Lisesi´ni bitirip üniversite kapısını çalan kızları, bu en doğal sosyolojik vakıayı göremediler, görmek istemediler. Sınıf arkadaşlarımız hemen her meslek grubunda diploma sahibi oldular. Kendi muayenehanelerini, eczanelerini, mali müşavirlik ofislerini açtılar... İngiltere´de doktorasını yapıp ülkeye öğretim üyesi olarak dönen de oldu hala yurt dışında yaşayan da... NE ARKA BAHÇE OLDUK NE TARLA Ben, İHL´li kızlar içinde ilk gazetecilik okuyanım. Yıllarca kalemimle kazandım ekmeğimi, namerde muhtaç olmadan... Ekmeğini yediğimiz, suyunu içtiğimiz vatan topraklarına, millete olan borcumuzu sistemin zorlamasına, dışlamasına rağmen çalışarak ödemeye gayret ettik. Statükocuların vehim ve zanla bize atfettiği her şeye önce gülüp geçtik. Ama gördük ki bizim yaptıklarımızdan, ürettiklerimizden daha çok onların vehim ve zanları galip geldi. Bilgimiz, onayımız, dahlimiz olmadan "arka bahçe" tartışmalarının içine çekildik. Biz babalarımızın "arka bahçelerinde" dahi yaşamayıp, uçmayı seçerken, tahilsizce tartışmanın ortasında kaldık. Kuyuya atılan taş misali... Kimileri de "mal bulmuş mağribi gibi" bunu arkasına sığınıp, başladı "abalıya vurmaya". Kadın konusunu çalışan STK lar, kadın işgücü ve istihdamını, evlerde asılı kalan diplomaları konu ederken, İHL´li ve/veya başörtülü kızlar hep hayalet muamelesi gördü. Sadece çok çalıştık ve yaptığımız işin en iyisini yapmaya gayret ettik. Kendimizi ispatlamak mecburiyetindeydik, hata yapma lüksümüz yoktu, başta ailelilerimiz, beklentimiz yüksekti. Eğitimin en önemli fırsat eşitliği aracı olduğunu yaşayarak öğrendik. Farklı olmaktan ve farklı olandan hiç korkmadık. Bizi kamplara bölmeye çalışanlar olsa bile, aynı denizde yüzdüğümüzü hiç unutmadık. Biz Türkiye gerçeğiydik... ...
Sensin Sen!
Hani el, kol, hani bacak nakli yapıldı ya, ümidi gözlerinden fışkıran gence; Hani yürümek istiyordu, hani askere gitmek istiyordu, hani evlenmek istiyordu ya… Hani olmadı ya, hani öldü ya, hani hayallerinin peşinden koştu da kara toprağa girdi ya… İşte o gence ne çok benziyoruz hepimiz… * Hani pek çok kez başkalarının kollarıyla güçlenmek istiyoruz ya, Başkalarının ayaklarıyla çiğnemek; ezilmesi zor olan şeyleri, Başka kanatlarla uçmak, başka insanlara tutunmak, başka yüreklerle güçlenmek… Zorlukları aşarken onların ciğerleriyle nefes almak, ağlarken onların gözleriyle ağlamak, başka insanlardan beslenmek  istiyoruz ya… * Olmuyor ! Kimsenin kanatlarıyla uçulmuyor. Kimsenin gücüyle güçlü olunmuyor oysa; İşte bu yüzden, başkalarının varlığını hissetmeli; ama başkalarının varlığıyla güçlenmeyi beklememeli insan ! Başkalarının kanatları uçurmaz seni. Sen; kendi kanatlarınla uçarsan ancak menzile varırsın. Başka insanlara umut bağlamamalısın ! Umut verirler, yanında olurlar, ancak bazen bir sözleriyle geri alırlar tüm verdikleri umudu… * SENSİN sen ! Ne sen başkasınınsın, ne de başkası senin. İşte bu yüzden, kimsenin elini, kolunu, yüreğini sahiplenme ! Kimsenin kanatlarıyla uçmayı hayal etme! Başkalarının organlarıyla yaşamayı hayal edersen eğer, ´Benim´ dersen senin olmayana, yaşarken varacağın yer, kara toprağın altından farksız olur. * Eller elini ne vakte kadar ısıtabilir ? Şimdi; üşüyen elini diğer elinle ısıtmanın tam vaktidir! ...
BORALTAN KÖPRÜSÜ FACİASI
İkinci Dünya Savaşı başladığında, Rusya, Türkiye’nin savaşa girme ihtimaline karşı sınıra yığınak yapıyordu. Azeri askerler, böyle bir durumda iki ateş arasında kalacaklarını, Türk askerine kurşun sıkmayacaklarını biliyorlar ve uygulanan komünist sistemin zulmünden şikayetçi olduklarından, fırsatını bulup da sınır karakollarımıza gelip teslim oluyorlardı.. Azerilerden başka, Ermeniler, Gürcüler hatta Ruslar bile sınırı geçip Türk karakollarına sığınırlar. Sayıları gittikçe artar. Bu sığınmacılar Yozgat’ta kurulan bir kampta toplanırlar ve iade edildikleri 1945 yılına kadar burada kalırlar.   1945 de Savaşın sona ermesi üzerine, Türkiye ,Mültecilerin Rusya’ya iadesine  karar verir. Kampta 35 Azeri ve 5 Rus bırakılır. Sebebi sorulduğunda Ankara’dan gelen emir böyle denilir. Adları okunanlar önce cemselerle Yerköy istasyonuna, oradan da trenle Kars’a götürülür. Mülteciler, kendilerine serbestlik verileceği ümidiyle yaşarken, Rusya’ya iade edilmeleri onları şoke etmiştir. Yol boyu verilen yemekleri yemezler.  Tren Erzurum’u geçtiğinde, biri Özbek, 11 i Rus 12 kişi, vagon demirlerini keserek, firar eder. Azeriler ise kaçma teklifini reddederler.   Iğdır’ın ilerisindeki Boraltan Köprüsü üzerinde Ruslara teslim edilen mültecilerin sayısı konusunda çeşitli rakamlar telaffuz edilir. 160, 187 denildiği gibi 210 diyenler de vardır. Bunların 80 i Azeri, diğerleri Ermeni, Gürcü, Rus ve diğer Türk topluluklarındandır. Kızıl Orduya teslim edilen sığınmacıların hali, Türkiye tarafından dürbünle seyredenlerin ifadesine göre  şöyle cereyan etmiştir ;   “Sovyet askerleri, etraflarını sardılar. Düz bir çayırlığa götürdüler. Gümrü tarafından bir otomobil geldi. Arabadan iki adam indi. Gençleri toplayıp, ellerini kollarını sallayarak bir şeyler konuştular. Ama ne konuştukları bilinmiyor. Yarım saatlik bir konuşmanın ardından Gümrü tarafından üç tank çıktı. Hepsini üç sıraya dizdiler. Sadece iki kadını ayırıp otomobil ile gönderdiler. Tanklarla sıra başlarından gençleri acımadan ezmeye başladılar. Kaçmaya çalışanları askerler süngüleyip tankların altına atıyordu. Onları oracıkta katlettiler.” (Kadir Dikbaş Zaman 3—6 Şubat 1990)   Bu hadise Azeriler arasında derin üzüntüye yol açtı. Anavatan deyip sığındıkları  ülkeden çıkartılarak Kızıl Ordunun süngü ve paletleri altında can vermeleri gönüllerde, bu güne kadar  silinmez yaralar açtı. Sovyetlerin dostluğunu kazanmak için İsmet İnönü’nün emriyle Türkiye’ye sığınan askerlerin,  Rusya’ya iadesi, Türkiye’ye bir şey kazandırmadığı gibi, Azeri kardeşlerimizin gönüllerinde derin bir yara açtı. Azeri Almas Yıldırım’ın yazdığı şiiri onların bu kederlerinin ürünüdür.   “Dönek Kardeş” Türk denince özü, sözü merd olur, Dost deyince ayrılmaz bir ferd olur, Kardeş deyip dara düşsem, sığınsam Şimden gerü bu bana bir derd olur! Ben ne diyen bu vefasız dağlara? Öz kardeşi dönek olan ağlar a… Türk… O Altayların dünkü eri mi? Yoluna can koydum, verdim serimi. Düştüğü ağlardan kurtulsun diye Serdim ayağına doğma yerimi… Kardeş armağanı dökülen kanlar, Bana mükâfat mı giden kurbanlar? Ben diyordum: ”Kayıhan” dır soyumuz, Bir kaynaktan varlığımız, boyumuz. Dilim dili, yolum yolu, emel bir, Bir bayrakta, yıldızımız, ayımız… Azeri, Türk, Türkmen… Var mı ayrılık? Nerden doğdu bu imansız gayrılık? Alnımın yazısı karadır, kara… Karadan bir mendil yolladım yara; Yol uzun, il uzak, yetişmez eller Türklüğün kanayan kalbini sara… Felek kıymış beslenen bu dileğe, Lanet Türk’ü hançerleyen bileğe… Bir suç mu düşmana göğüs gerdiğim? Günah mı Türklüğe gönül verdiğim? Rusların açtığı yaradan derin Anayurtta öz kardeşten gördüğüm… Seslenseydim, ses çıkardı her taştan, Ne beklersin sağırlaşan bir baştan? Kaçtır eli kanlı çıktı oyunda, Ne bilem kahpelik varmış soyunda? Girdiğim öz yurttan döndürülürken, Kanımın aktığısınır boyunda Açan lalelerden bir çelenk örsem Türklük dünyasına armağan versem.   Almas YILDIRIM - AZERBAYCAN   ...
BORALTAN KÖPRÜSÜ FACİASI
İkinci Dünya Savaşı başladığında, Rusya, Türkiye’nin savaşa girme ihtimaline karşı sınıra yığınak yapıyordu. Azeri askerler, böyle bir durumda iki ateş arasında kalacaklarını, Türk askerine kurşun sıkmayacaklarını biliyorlar ve uygulanan komünist sistemin zulmünden şikayetçi olduklarından, fırsatını bulup da sınır karakollarımıza gelip teslim oluyorlardı.. Azerilerden başka, Ermeniler, Gürcüler hatta Ruslar bile sınırı geçip Türk karakollarına sığınırlar. Sayıları gittikçe artar. Bu sığınmacılar Yozgat’ta kurulan bir kampta toplanırlar ve iade edildikleri 1945 yılına kadar burada kalırlar.   1945 de Savaşın sona ermesi üzerine, Türkiye ,Mültecilerin Rusya’ya iadesine  karar verir. Kampta 35 Azeri ve 5 Rus bırakılır. Sebebi sorulduğunda Ankara’dan gelen emir böyle denilir. Adları okunanlar önce cemselerle Yerköy istasyonuna, oradan da trenle Kars’a götürülür. Mülteciler, kendilerine serbestlik verileceği ümidiyle yaşarken, Rusya’ya iade edilmeleri onları şoke etmiştir. Yol boyu verilen yemekleri yemezler.  Tren Erzurum’u geçtiğinde, biri Özbek, 11 i Rus 12 kişi, vagon demirlerini keserek, firar eder. Azeriler ise kaçma teklifini reddederler.   Iğdır’ın ilerisindeki Boraltan Köprüsü üzerinde Ruslara teslim edilen mültecilerin sayısı konusunda çeşitli rakamlar telaffuz edilir. 160, 187 denildiği gibi 210 diyenler de vardır. Bunların 80 i Azeri, diğerleri Ermeni, Gürcü, Rus ve diğer Türk topluluklarındandır. Kızıl Orduya teslim edilen sığınmacıların hali, Türkiye tarafından dürbünle seyredenlerin ifadesine göre  şöyle cereyan etmiştir ;   “Sovyet askerleri, etraflarını sardılar. Düz bir çayırlığa götürdüler. Gümrü tarafından bir otomobil geldi. Arabadan iki adam indi. Gençleri toplayıp, ellerini kollarını sallayarak bir şeyler konuştular. Ama ne konuştukları bilinmiyor. Yarım saatlik bir konuşmanın ardından Gümrü tarafından üç tank çıktı. Hepsini üç sıraya dizdiler. Sadece iki kadını ayırıp otomobil ile gönderdiler. Tanklarla sıra başlarından gençleri acımadan ezmeye başladılar. Kaçmaya çalışanları askerler süngüleyip tankların altına atıyordu. Onları oracıkta katlettiler.” (Kadir Dikbaş Zaman 3—6 Şubat 1990)   Bu hadise Azeriler arasında derin üzüntüye yol açtı. Anavatan deyip sığındıkları  ülkeden çıkartılarak Kızıl Ordunun süngü ve paletleri altında can vermeleri gönüllerde, bu güne kadar  silinmez yaralar açtı. Sovyetlerin dostluğunu kazanmak için İsmet İnönü’nün emriyle Türkiye’ye sığınan askerlerin,  Rusya’ya iadesi, Türkiye’ye bir şey kazandırmadığı gibi, Azeri kardeşlerimizin gönüllerinde derin bir yara açtı. Azeri Almas Yıldırım’ın yazdığı şiiri onların bu kederlerinin ürünüdür.   “Dönek Kardeş” Türk denince özü, sözü merd olur, Dost deyince ayrılmaz bir ferd olur, Kardeş deyip dara düşsem, sığınsam Şimden gerü bu bana bir derd olur! Ben ne diyen bu vefasız dağlara? Öz kardeşi dönek olan ağlar a… Türk… O Altayların dünkü eri mi? Yoluna can koydum, verdim serimi. Düştüğü ağlardan kurtulsun diye Serdim ayağına doğma yerimi… Kardeş armağanı dökülen kanlar, Bana mükâfat mı giden kurbanlar? Ben diyordum: ”Kayıhan” dır soyumuz, Bir kaynaktan varlığımız, boyumuz. Dilim dili, yolum yolu, emel bir, Bir bayrakta, yıldızımız, ayımız… Azeri, Türk, Türkmen… Var mı ayrılık? Nerden doğdu bu imansız gayrılık? Alnımın yazısı karadır, kara… Karadan bir mendil yolladım yara; Yol uzun, il uzak, yetişmez eller Türklüğün kanayan kalbini sara… Felek kıymış beslenen bu dileğe, Lanet Türk’ü hançerleyen bileğe… Bir suç mu düşmana göğüs gerdiğim? Günah mı Türklüğe gönül verdiğim? Rusların açtığı yaradan derin Anayurtta öz kardeşten gördüğüm… Seslenseydim, ses çıkardı her taştan, Ne beklersin sağırlaşan bir baştan? Kaçtır eli kanlı çıktı oyunda, Ne bilem kahpelik varmış soyunda? Girdiğim öz yurttan döndürülürken, Kanımın aktığısınır boyunda Açan lalelerden bir çelenk örsem Türklük dünyasına armağan versem.   Almas YILDIRIM - AZERBAYCAN   ...
PKK´SIZ BİR YILA GİRİYORUZ...
Bütün eylem planları akim bırakılan pkk terör örgütünün kendisini kurtarıcı olarak gören toplumun gözündede bittiğine artık inanıyoruz, 15 şubat fiyaskosunun ardından yaklaşan nevroz ve bahar aylarındaki eylem planları birer birer elinde patlayan terör örgünün sınırlarımnızın içinde militan gücünün nerede ise sıfıra indirilidiği, sınırdan geçişlerin değişen güvenlik şartlarından ötürü nerede ise sıfıra indirildiğinin varsayarak bahar aylarına pkk olmadan girdiğimizi iddia edersek abartmış olmayız, Geçen yıl bir güne 10´larca eylem sığdıracak kadar dirayetli olan terör örgütünün böyle bir durumu içine sindireyemeceğini yeni eylemler yapmak için canını dişine takacağını düşünecek olursak pkk ne yapıp edip bitmediğini tükenmediğini göstermek için birkaç eyleme yeltenecektir..   Gerek militan gücünü gerekse milis desteğini yitiren örgütün yeni yöntemlere tevessül edeceğini bugünden hesaba katmalıyız, kendisine sempatizan olan halkın gözünde bittiği ayan beyan belli olan örgütün yeni yılda nelere tevessül edeceğini hangi eylemere yeltenecek cürrette olduğunu tabiki zaman gösterecektir, Yurt içindeki kampları ve hücre yapıları birer birer yok edilen terör örgütü açısındanda onlarla bilinen yöntemlerin dışında yöntemler geliştirerek mücadele eden güvenlik unsurlarımız açısındanda bizleri zor bir yıl beklemektedir, Pkk´nın kayıtsız şartsız silah bırakıp pazarlık masasına oturması güvenlik güçlerimizin kararlı operasyonları ve duyarlı dikkatli mücadelesi ile mümkün olacaktır..   Görünüş itibarı ile pkk varlığından eser olmayan bir yılın içindeyiz bahar aylarını bu şekilde devam ettirebilir isek önümüzdeki kış geride bıraktığımız kış´ta karşı karşıya kaldığı bitirici operasyonları bir daha yaşamak istemeyen  terör örgütü silahları bırakacak çaresiz teslim olmaya zorlanacaktır, bu süreçte cılız eylemler olabilir sağda solda mayınlı saldırı girişimleri olabilir, ama hiç kimse pkk´dan bundan sonra sansasyonel eylem ve karakol saldırıları falan beklemesin... ...
Ruh ve İnsan
Yeryüzünde bulunan ve bulunma nedenlerini doğdukları andan itibaren anne ve babalarından, çevrelerinden, öğretmenlerinden yani diğer insanlardan öğrenen insanlar, öğrendikleri bilgilerle hayatlarını sürdürmekte ve bu sürdürüş esnasında yaşadıkları hayatın içinde kaybolmaktadırlar. Kendi öz benliği eğer kaybolmuşluktan sıyrılıp nedenleri, niçinler, nasılları araştırmaya başlayabilirse, öğrendikleri onu asıl varoluş nedenine götürecektir. Bu neden de ´´YAŞANILAN HAYATTA YAŞADIKLARIMIZIN BİZLERE ÖĞRETTİKLERİ İLE SADECE O´NA KAVUŞMASI´´ olacaktır. Allah Teâlâ, Hz. Âdem (a.s)´ın cesedini topraktan şekillendirdikten sonra ona kendi rûhundan üflemiş ve böylece Adem (a.s) hayat kazanmıştır. Yine, insanı ana rahminde yarattıktan sonra, ona kendi ruhundan üflemiş ve onu rûh sahibi canlı bir insan haline getirmiştir: "Her şeyi en güzel şekilde yaratan, insanı önce balçıktan vareden sonra insan soyunu adi bir suyun özünden yaratan, sonra şekil verip düzelten, ona kendi ruhundan üfleyen... O´dur" (es-Secde, 32/7-9); "Hani bir zaman Rabbin melekler: "Ben balçıktan bir insan yaratacağım; Şeklini tamamlayıp rûhumdan üflediğim zaman hemen ona secde edin" demişti" (es-Sa´d, 38/71-72) Ruh, Rabbimin emrindendir (O´nun bildiği bir iştir) size ancak az bir bilgi verilmiştir" (el-İsra, 17/85) Ruh rabbimizden bir parçadır ve tüm insanlarda bulunur. Yaradanı bulmak ona ulaşmak için insanların önce kendilerini tanımaları bilmeleri, ruhunun ona gösterdiği doğrularla yanlışlarla yoluna devam etmelidir. Ruhu onu asla yoldan çıkarmaz ve asla kötü yola sokmaz.  İnsanları kötü yapan ruhun söylediklerini duymayan, duydukları halde dinlemeyenlerdir. Hiç bir insan kötü yaratılmaz, çünkü parçası olduğu ruhu zaten Yaradanının bir parçasıdır, ancak bazı insanlar aciz bedenlerinde maddi alemde dünyanın kaosu içinde ruhun yönlendirmeleri dışına çıkar ve bu yönlendirmeler sonunda da kötülüğü emreder hale gelir. Vicdanının sesini duyan, duyabilen Rabbin yardımıyla er yada geç özüne kavuşur ve bu kavuşma ile  Yaradanına yakınlaşmış birin farkından yola çıkarak özüne bütününe ulaşmayı kendine hedef seçer. Hadiste "kendini bilen rabbini bilir" buyruluyor. Bir büyük mütefekkirimiz de, "ey kendini insan bilen insan! Kendini oku..." Diyor. O halde önceliğimiz kendimizi tanımak olmalı kendimizi tanımak yaradanı tanımak olacaktır. İnsan bilgi ve ilim sahibidirler. Daha dünyaya gelmeden bilgiler verilmiştir kendilerine. Bir bilgisayar disketi gibi tüm bilgiler kaydedilmiştir fakat disket nasıl kendinde olan bilgilerin farkında değilse, bedenlenerek maddi aleme geçen ruh da eğer farkındalığı yakalayamamış, dünya aleminde maddesel kavramlarla boğuşuyorsa, kendinde kayıtlı olan bilgilerin farkındalığını da yakalayamaz. Madde de bilgiye ulaşmayı istemek ve arzu etmek bulunmaz. Bilgiye ulaşmak öğrenmeyi istemek, arzu duymak ancak ruhun dünyevi kaybolunmuşluğun kaosundan kurtularak, ruhani manevi farkındalığı yakalamakla gerçekleşebilir. Ruhun anne karnındaki cenine nefhedilmesi (üfürülmesi), insanın rahimde oluşumu ve gelişmesi hadis-i şerifte şu şekilde ifade edilmiştir: "Şüphesiz sizden birinizin teşekkülâtı annesinin karnında kırk günde toplanır. Sonra orada o kadar bir müddette bir pıhtı olur. Sonra o kadar müddette orada bir parça et haline gelir. Sonra, Allah ona bir melek gönderir. Meleşe; "Amelini, ecelini, rızkını, Şakî ve sa´id olacağını yazması şeklinde dört kelime emrolunur. Sonra da ona ruh üfürülür..." (Buhârî, Enbiya, I). Abdullah b. Mes´ud (r.a)´dan rivayet edilen bu hadis, Müslim tarafından ruhun üfürülmesi, dört emirden önce zikredilerek rivayet edilmektedir (Müslim, Kader, I). Bir parçanın (RUH) amacı ait olduğu bütün´e (YARADAN) ulaşabilmektir. Yaradanına ulaşabilen parçalara ne mutludur ki aslında özüne dönmüş, bir´den yine bütün´üne kavuşmuştur.   Yüreğinizden sevgi, yolunuzdan ışık eksik olmasın... Sevgi ve saygılarımla...   Hülya Akyıldız         ...
Gece ve Gündüz
"Rabbim! Göğsümü genişlet,işimi kolaylaştır,dilimin düğümünü çöz ki, sözümü iyi anlasınlar." ( Ta-ha / 25-28) Ne yapıyoruz? Gece ve gündüz ne yapıyoruz? İkisini bir bütün gibi düşünmeye ne zaman başlayacağız; Biz,insanlar? Günü şu şekilde algılıyoruz; Gündüz uyanış, işe gidiş, akşam dönüş, gece yatış… Ve tekrar gündüz uyanış, okula gidiş, akşam eve dönüş, gece yatış… Gündüz uyanış…   *** Gece ve gündüz bir bütündür -ki gece gündüzden daha samimi bir vakittir. Duanın sonsuz gücünü en çok karanlıkta kaldığımda hissederim. Ellerimde taşıdığım ümmeti, en fazla hava karardığında sırtımda taşıyor gibi olurum. Namazın sessizliğe, sükunete ihtiyacı vardır. Sohbet bile suskunluğa muhtaçtır, sevgili özel ilgi ister, sessizlik ister…Seven sevgilisiyle yalnız kalmak ister ve biliriz ki gece çoğunluk uyur ve biz kalırız, içimizdeki benle… Kalanlar daha doğrusu, yalnızlaşır ve yalnızlığında bulur O´nu… O  zaman işte, heyecanı ayakları zangır, zangır titrer, gözler yaşlarla dolar sevinçten ve özlemden...   *** Gece... Hüzünleniyorsan, kederli düşüncelere kapılıyorsan bu benim hatam değil. Bu senin hatan. Ben siyahı gördüğümde göğü kaplamış bir halde yüzümde gülücükler açılır. Dudaklarım kapanamaz sanki, durmaksızın tebessüm ederim. Duydum çünkü… Çünkü işittim O´nun geleceğini çünkü ben davet ettim O´nu, Ben dedim ki -Gel, ne olur, Seni özledim...- Gelir, bekletmez... Kalbindeki aşkı görür o, kimsenin -beşerin- fark etmediğidir… O içindeki hissi tutar, sana "güvercinim" der belki,  Abdullah bin Zübeyr gibi, sana belki de "Mescid Güvercini" der...   *** İnsanların kalplerinde açığı bilmese, Hz. Havva var olur muydu? Birbirimiz için yaratılıyoruz, hepimizin bir karşılığı var. Adem´i var, Havva´sı var   Benim Muaz bin Cebel´im var, istediğim yalnız odur- (: Ama onun için gözyaşı dökmek? Onun için ölüyormuşçasına acı çekmek? -niye?- Bakmayın benim efkârlı şiirler yazdığımda, hepsi kalemimi güçlendirmek içindir, peki sizin efkarınızdaki neden ne? Seviyorsunuz, tamam, normal, aşıksanız, ala. Hesap gününde -ki gerçektir bu gün, iman ettik, inandık- Allah´ın karşısında "ben seni unuttum" diyebilecek misiniz? Bir erkeği ya da bir kadını sevdiğinizi düşünün. Karşınıza geçiyor ve bir zamanlar deli dolu yaşadığınız büyük aşkınızı sildiğini söyluyor. Siz,onu, hala, severken... Allah´ın bize olan sevgisi, açık bir kapı gibidir. Kalplerinizi Ona döndüğünüzde, anında içeride bulursunuz kendinizi. Beşerin karşılığı bu mudur? Dürüst ol cevabında... Mısrî´nin kitabında geçiyor ki, "Çünkü kalp,organların taçlı kralıdır. Organlar onun askerleridir. Kral güçlü ise, askerleri muzaffer ve galip olur. Alimlerin dediği gibi, insanlar , Allah Tealâ´ya kalpleriyle yürürler..." Sen Allah´a nerenle yürüyorsun? Kalbin bir başkasındaysa, O´nun yarattığındaysa, senin nereden yürüyor ölüme... -ki bilinir, imanın açıklamasını alimlerin görüşlerine göre üçe ayırmışlar. Ve biri de "iman, kalp,dille zikir ve ameldir" dermama her birinde, önce "kalp" geçer. Amele yansıtmaya üşeniyoruz; kalbi sağlamlaştırmak için uğraşmayışımız neden? İnsanın sorgulaması güzeldir, "neden yaratıldım ?" sorularından kurtulabilirse, sıra elbette bunlara gelecektir...İnşaallah. Ebu Hureyre, geceyi kendisi, karısı ve kızı arasında üçe ayırırdı. Hep birlikte geceyi sahiplenirlerdi. ( Ebu Osman el-Hindî der ki: "Ebu Hureyre gecenin üçte birinde kalkar,karısı üçte birinde kalkar,kızı üçte birinde kalkardı. Namaz kılar,sonra karısını uyandırır ve karısı da kızını uyandırırdı.") Subhanallah! Böyle bir aile niye kurmayalım? Gerçek,gerçektir,doğrudur. Bizim hatalarımız,onu değiştirmemeli ama biz değişmek için ne bekliyoruz? Dostlar, kardeşlerim, ne bekliyorsunuz? Şimdi ,şu an seni adım atmamak için alıkoyan nedir? Yapma, yalvarırım.. Benim bir insan için döktüğüm yaş varsa, bundandır. Çevremdeki gençleri seyredince odama kapanıp saatlerce ağlayasım geliyor. Geçen gün,bir programa gittim. Kızlar bağırıyorlar,çığlık atıyorlar, lakayıt tavırlar. İslamiyeti içimden sökerek düşünsem de bunu kaldıramıyorum. Kızların ,insanların bu kadar ucuzlaşmasını kaldıramıyorum. Dikkat çekmek için yapılan her hareket, yalnız karşı cinsin dikkatini çekmiyor; bu farkedilmiyor mu? Öğrencim anlatıyor, arkadaşından bahsederken; "Bu kaçıncı hatırlamıyorum abla. Enes´ten ayrılmıştı. Sonra Ahmed. Şimdi Yavuz. Yavuz yüzük almıştı ona. Ama ayrılmışlar şimdi. Kız da bileklerini kesmiş." Gülmeli miyiz,ağlamalı mı? Bahsedilen kız,daha on beş yaşında! On beş... Çocuk ne yüzüğü almış ki diye iç geçirdim. Pazarda satılan 1 liralık tek taş yüzükler var,onlardan zahir. Hey Allah´ım. Birde jiletlemiş kendini. Arka fonda çalan müziği merak ettim bak! Estağfirullah. "Onlar,sanki insan biçimindeki melek gibilerdir" , neden bizi anlatırken kullanılan cümle olmasın? "Müslüman,gece Rabbini tanır."der kitapta. Aynı eve girmek gibidir gece. İnsan, biriyle aynı evde yaşamadıkça, aynı yatakta yatmadıkça ve onunla zaman geçirmedikçe tanıyamaz birbirini. -ya hani- Rabbin ile aynı eve gir ey insan! Allah ile her gece herkesten gizli gizli buluşun ve gülümseyin kendinize, bu halinize. Din sıkıcı değildir. Anne babanızdan saklanın hatta, "beni yakalarsa mahveder" deyin içinizden. Onu da kaldırmadığınız için... Hayırda yarışın diyor peygamber. Yarışın işte. Bir savaş meydanıdır amel sahası. En yakınımızdan bile üstün olmak için çalışmalıyız. Onu geçerken muzip bir ifadeyle "Üzgünüm, senin uykun sana ağır geldi..." deyin. Seleften bazılarına "İsyan eden,itaatin lezzetini alır mı?" diye soruldu. bunun üzerine şöyle cevap vermişlerdir: "İsyan etmeyi düşünen bile bu lezzeti alamaz." Lezzet alamıyorsan... Kalbine kapan dostum, kardeşim, canımın parçası. Kalbinde buluşalım. Bu yolda. "Canım bir türlü istemiyor "mu diyorsun. Bak kitapta ne diyor: "Kıvılcımları küçümsemekten kaçının, belki de bütün bir ülkeyi yakar! Ey defalarca ayağı tökezleyen... ayağını tökezleten şeye bakmayacak mısın?" Yani ben de diyorum ki, canının istememesindeki nedeni görmeyecek misin? Çünkü başka beklentilerin var. Çünkü bekleyen nefisli istekler var. Çünkü sıra, O´na gelmiyor bir türlü... Geceden şikayet etmek yerine, geceyi razı edin. Gece, sizi bağrına bassın ve pencereden bakıyorum ki ; hava kararıyor, bu gece ne yapacaksınız? Son söz olarak; İbn´l- Kayyim anlatır: "O, ibadeti nerede ve nasıl olursa olsun kalbinin kıblesi ve gözünün bebeği yapmıştır. Kulluk neredeyse,onu orada bulursun."     Bu cümleler, ömrümüz için söylenmiş olması duasıyla.   Allah´a emanetsiniz… ...
Şaştık, Yanıldık Ve Büyüdük ...
       " Meğer çocukluk etmişiz büyüyerek " [ Turgut Uyar ]         Çocukluktan öte kocaman bir hata...          Pembo sakızı patlatırken ya da patlatayım derken ağzından yanlışlıkla düşürüp o sakızın yere düşene kadar ki zamanda onunla birlikte havada uçuşup sonra uygun bir köşeye zeminlenmek... Sonra sakızın sana " ha ha - bak nasıl kurtuldum senden" der gibi bakışı ve sen ona baktıkça içinin erimesi, mum gibi... Yani insanın tek derdinin sakız olduğu zamanlar... - o zamanlarımı özledim -          Bu da nerden çıktı Allahım!          Neden yine çocukluğuma döndü aklım, uğraşacak başka birşey mi kalmadı zihnimde? Oysa öyle çok ki insanlarda dünya telaşası. Mesela karşı komşumuzun aniden evinden firar etmesi, ehliyetini yeni alan Akif’in hava atayım derken kaza yapıp arabayı hurda halde elden çıkarması ya da daha iki dakika sonra bile yaşayacağına dair elinde garantisi olmayan Cevriye ninenin 2 sene sonraya garantili bir plan yapmasına dair sohbetleri ve ve... ve..         daha da önemlisi içimde yanan o har varken neden ben yine gerçeklerden sıyrılıp, çocukluğuma dönüp annemin elinden tutmak istiyorum.       - Dönme dolaba bineceği günün hayalini kuran, saçlarındaki beyaz kurdelelerle bez bebeğine hayal sıralayan küçük kız, git başımdan ! - Döndükçe o günlerime aklımı yitiriyorum, daldıkça saliselere yıllarımı kaybediyorum ömrümden anla beni. Anla! Dönüşüm yok sana, bekleme beni kurduğum hayallerimde, itiraf ediyorum, hayalperest gözlerim önüme aksın ki bende özledim ama anla... N’olur kendi kuyumda, yalnızlığımda, sessizliğim ve sensizliğim ile bırak beni... Şimdilerde yaşama tutunmaya çalışmaktan vazgeçen, gözlerinde taze bir öksüzlüğün yağmuru ile damla damla eriyen bir mumum. Yandıkça etrafını aydınlatan, eridikçe çevresine fayda verip kendini bitiren mum var ya işte o benim. şimdi çekinme bak dışarda kar var, kibritçi kızın son kibritinide sen al ve gel bana, gel de bir alev de sen tutuştur yanan ellerime, kanayan yerlerime, korkma bir kere yanılır hayatta ikinciye yanmam, ısınırız sadece çocukluğun verdiği masumluğumuzla. "Bazı insanlar, bazen insanlar..." Bazen mumlar, bazen kuşlar, bazen melek bazen zalim, bazen zehir bazense bu zehre panzehir ve bazen de hep çocuk kalmaya çalışırlar.. -Saçlarındaki beyaz kurdelelerle bez bebeğine hayal sıralayan küçük kız; Şaştık, yanıldık ve büyüdük hayata, en büyük hatayı orda yaptık ustaca... Bakma hüzünlü hüzünlü yüzüme, topla şimdi hayallerini ve dön evcilik oynadığımız o köşeye, ben burda acılarımla öyle de böyle de avunmayı öğrendim nasılsa... . . . ...
Tunus´tan Vicdanın Sesini Yükselteceğiz
Dışişleri Bakanımız sayın Ahmet Davutoğlu, 2010 yılının sonunda basın mensuplarına yaptığı dış politika değerlendirmesinde, 2011 yılından itibaren Türkiye’nin pro-aktif dış politika misyonunda önceliğinin “küresel vicdanın sesi” olacağını vurgulamıştı.   Bu önceliğin hayata geçmesinde, çevre coğrafyamızdaki fay hatlarının harekete geçeceğinin öngörüsünün olduğu muhakkak. Ve bu yeni politika açılımın hemen ardından hepimizin bildiği Tunus’la başlayan Arap devrimleri süreci, Cebelitarık’tan Yemen’e kadar tüm Arap coğrafyasını sardı. Tunus, Mısır, Libya’da onlarca senelik diktatörlükler bir bir yıkılırken, bölgede, cetvelle çizilmiş statükonun ve onun payandalarının insanlardan gelen değişim talebine direnerek, kan dökerek dahi ayakta kalamayacakları ortaya çıktı. Türkiye, bu yangın karşısında, bu coğrafyanın insanları ile bir ve beraber duracağını en başından itibaren ilan etti.   Türkiye, soğuk savaş, ulus devlet çıkarları ile değil, insanın özne olduğu bir akıl ve kalp dünyasının vizyonuyla, coğrafyamızda yaşanan sorunlara eğildi, çözmek için kararlılık gösterdi. Hem Arap Devrimleri sürecinde hem de Somali’de yaşanan kıtlığa küresel ilginin çekilmesi aşamalarında Türkiye aktif ve öncü roller aldı. Adeta küresel vicdanı diriltti, ayağa kaldırdı. Bu vesileyle dün Londra’da Dışişleri Bakanımızla beraber Uluslararası Somali Konferansı’na katıldık. Burada Türkiye’nin Somali’ye yaklaşımın karşılıksız kalmadığını, büyük ilgi ve takdir toplandığını birebir gördük. Bugün ise yine küresel vicdanı yaralayan, acil önlem alınması gereken insani bir problem için “Suriye’nin Dostları” olarak Tunus’tayız. Suriye konusunda uluslararası işbirliğini güçlendirecek adımlar için bölge ülkeleri ve inisiyatife destek veren ülkelerle bir araya geleceğiz. Türkiye’nin inisiyatifi ile Tunus’ta gerçekleşen bu toplantı, Türkiye’nin bölge içinde sorunun çözülmesine dönük çabalarının ve Arap Devrimleri sürecine verdiği desteğin açık bir sonucu.   Türkiye son bir yılda, Suriye’ye dönük ikili, bölgesel ve uluslar arası çözüm yollarının tümünü harekete geçirdi. Sorunun kan dökülmeden, Suriye’nin yapacağı reformlar ile hızla çözülmesini amaçladı. Ne var ki bu istek Şam’daki, soğuk savaş mantığı ile örülmüş rejim tarafından görmezden gelinde. Ve bu ortamda Suriye’de 10 bine yaklaşan insan kaybından söz ediliyor. Adeta gözlerimiz önünde ikinci bir Bosna yaşatılıyor. Orada nasıl, ülkeler kendi hesabı peşine düşmüşse, burada da Çin, Rusya ve İran gibi ülkeler kendi çıkarları uğruna, insanlığın ölümüne çanak tutuyorlar.    Özellikle Çin ve Rusya’nın Suriye konusunda tutumları, küresel alanda liderlik etmesi beklenen bu iki ülkeyle ilgili umutları yok etmiş durumda. Çin ve Suriye uluslar arası alanda yaşanan insan merkezli dönüşümleri, soğuk savaş ve rekabet mantığından bakarak anlayamıyor, anlamak istemiyor. Bunun neticesinde, nasıl ki 4 Şubat’ta BMGK kararına takoz koydular, bugün de Tunus’ta “çözümün tarafı” olmak için yoklar. Çin ve Rusya çözümsüzlüğün tarafını seçmiş durumda. Bu noktada İran ne yapıyor? Diye sormamak mümkün değil. İran, mezhep farklılığı üzerinden bu coğrafyada siyaset üretmek isteyenlerin ekmeğine bal sürecek hamleleri ile süreci yokuşa sürüyor. Ümmet eksenli bakış yerine, mezhebi bakışa kayarak bu coğrafyaya en büyük kötülüklerden birini yapıyor. Böyle yaparak, bölgedeki konumunu ve kendisine dost olan ülkeleri de kendisinden itiyor. İran yönetimi, liderleri, Suriye’deki rejimden desteğini çekse kazanan bu coğrafya olacak. Ancak o uyguladığı politika ile bölgeyi dış müdahaleye açık bırakıyor. İran, binlerce masumun, göz göre göre can vermesini bilerek veya bilmeyerek sebep oluyor. Bu coğrafya için en tehlikeli ayrımlardan birinin derinleşmesine vesile oluyor.   Ne yazık ki, halkının kan ve kemiği üstünde yükselip, yaşamaya devam edeceğini sanan Esed ailesinin başında olduğu Suriye Baas rejimi de Çin ve Rusya’nın hatta İran’ın bu duruşundan kendisine pay çıkarıyor. Bildiği en iyi şeyi, kan dökmeyi yapıyor! Beşar Esed’in 26 Şubat’ta açıklayacağını ifade ettiği yeni anayasanın ise mevcut durumda, “dostlar alışverişte görsün”den öte bir anlamı olmayacağı açıktır.  Açıktır ki bugün Tunus’ta toplanacak “Suriye’nin Dostları” Dışişleri Bakanımız sayın Ahmet Davutoğlu’nun ifade ettiği gibi “Suriye´deki kardeşlerimizin mağdur kaldığı bu zulme karşı en güçlü sesi Tunus´tan yükseltecektir.” Bugün, burada alınacak kararlar ile zulümle abad olunamayacağını bir kez daha hatırlatacağız. Anadolu’nun bir uzantısı olan, Gaziantep’in öteki yüzü Halep olan bir coğrafyaya sessiz kalmamız mümkün değildir. Bu coğrafyada yüz yıldır, insanları sınıf sınıf ayıran, birbirinden koparan akla teslim olmadan, din, dil, ırk ve mezhep fark etmeksizin, Suriye’de her insanı can bileceğiz. İstanbul’un temsil ettiği tüm insanlığı kucaklayan medeniyet vizyonu ile bu süreci yöneteceğiz. Bu coğrafyada ayrımcılığa oynayanların, kirli oyunlarını boşa çıkartıp, bir coğrafya aklını hep birlikte üreteceğiz. Tunus’tan sonra ikinci “Suriye’nin Dostları” toplantısı İstanbul’da yapılacak. İstanbul ve Türkiye, coğrafyamızdaki vicdanın ekseni, insan merkezli siyasetin merkezi olacak.   Tüm çevre coğrafyamızdaki kardeşlerime Tunus’tan selam ederim.                 ...
Ülkemin kadınları hep mi tecavüzcüsüne aşık?
Ülkemin kadınları hep mi tecavüzcüsüne aşık? Ne kadar yoğun olursam olayım, meslek hastalığı, tekrarında da zaplayarak da olsa TV izliyorum. Hele dizileri seyredince yazmalarım depreşti. Bilmem sizin farkındalığınız nasıl ama ben meslek gereği kamera arkasından düşünürüm.  “Bir Çocuk Sevdim”: Adı bile buram buram pedofili kokan bu diziyi aile izleme saatinde ailece izliyor ülkemin in...sanları. Masum bir genç kızın aşk hikâyesi maskesiyle… Kızının ilişkisini onaylamayan ülkemin büyük bir yüzdesini temsil eden baba, kaç bölüm sonra karısını aldatan bir erkek oldu? Sevgilisinden hamile, aşkı adına bebeğini doğuran, 17 yaşındaki kızı haklı çıkarmak bahasına koskoca babaya onaylamadığı hayatı, aldatmayı tecrübe ettiriyoruz. “Öyle Bir Geçer Zaman ki”; babayı kınayan, yargılayan, kavga eden kızları kaç bölüm sonra hele ki o yıllarda, bir bir evlilik dışı gebelik yaşıyorlar. Evin oğlu “aşk” adına evli bir kadını kaçırıyor. Hele son bölümde babanın gebelik nedeniyle midesi bulanan kızı için annesine “Niye şaşırıyorsunuz? Gebelikte olur böyle şeyler.” demesi (hele o tarihte) beni benden aldı. “Fatmagül’ün Suçu Ne?” : Mustafa “namus” adına Fatmagül’ü kabul etmemişti. Bilmem hatırlar mısınız? Evlenince oturmayı planladıkları evi yakmıştı… Yönetmenimiz de konuşturmuştu kamerayı… Mustafa ah zavallı Mustafa… Senaristler önce O nu bir fahişeyle yatırıp bir de üstüne evlendirip çocuğunun anası yaptılar. Üstüne üstlük yalancı şahitlik, adam satma vs ne varsa Mustafa’da vücut buldu. Namuslu Mustafa oldu, namussuz Mustafa… Kerim belki Fatmagül’e tecavüz etmedi. Ama yardım ve yataklık etti. Zorla evlendirildiler.  Ama kaç bölümde O saf, masum Fatmagül tecavüzcüsü Kerim’e aşık oldu? Mustafa namussuz, Kerim namuslu, âşık adam oldu… Fatmagül de tecavüzcüsüne âşık… “İffet”: Sevgilisine tecavüz edecek kadar şerefsiz olan Cemil… (isim de çok manidar. Senaristleri tebrik ediyorum (!)) Aşk aşk, diye diye İffet’in kafasını karıştırıyor. Senaristler az daha uğraşsa İffet kocasını terk edip Cemil’e varacak. Bu satırları okuyup bana dellenenlere bir çift sözüm olacak. Ben zannettiğiniz gibi aşkı ve kıymeti bilmeyen biri değilim. Yüreğin pır pır etmesi, gözün O’ndan başkasını görmemesini, samanlığın nasıl seyran olduğunu üniversite yıllarında tattım. Aşık olduğum, adam gibi adamla evlendim. Aşkı için fedakârlığı, paylaşmayı, iyi gün kötü gün ortağı olmayı, birbirimize sırt vermeyi, omuz vermeyi, yoldaş olmayı birlikte tecrübe ettik.  Kimse bana aşkı tarife kalkmasın anlayacağınız. Senaristlere, yönetmelere kalsa, sanırsınız ki ülkemin her evinde babasız bir bebek var. Ülkemin kadınlarının hepsi tecavüzcüsüne aşık… Üç beş bölümlük dizi gibi değildir hayat… Aşk, 40x5 dakikalık sürede öğrenilmez… Ve hayatta sadece aşk yoktur. Onur, şeref, dik durma, haysiyet de vardır ve birilerinin küçültmesinin aksine çok da büyük bir yer tutarlar hayatımızda. İnsan aşkı için yaşadığı gibi haysiyeti, şerefi için de yaşar… rotahaber ...
Değişimi yönetmek...
Cumhuriyet dönemi Türkiyesinde çok şeyler değişti; hâlâ da değişim sürüyor. Bir günümüz bir günümüzü tutmuyor. Eskinin yerinde yeller esiyor. Şehirler, ne kadar aşina olursanız olun, 5-10 sene içinde tanınmaz hale geliyor. Dağ taş, bina oluyor; pıtırak gibi, her yerden adeta inşaat fışkırıyor. Değişim evlerimizin içine... Hatta kendi içimize kadar girdi. Televizyonu olmayan ev kalmadı. Cep telefonu olmayan bebe bile yok. Anneler dizilerle yatıyor, dizilerle kalkıyor. Çocuklara dizi kahramanlarının isimleri konuyor. Rol modellerimiz hep dizilerden oluyor. Saçma sapan televizyon programları bile bizi ekranlara kilitliyor. Anne-baba, çoluk çocuk aynı şeyleri izliyoruz. Seçim çalışmalarındayız malum; geçenlerde bir kadın geldi. Bir anne... Elektrikleri kesikmiş. Borcunu ödememişler. Galiba Gaziantep´in yarısı kaçak... Yasal gözükenlerin de ne kadarı usulüne uygun bilmiyorum. Neyse. Kadın borcunun ödenmesini ya da cezanın silinmesini talep ediyor. Öyle az uz bir para da değil. Belli ki, elektrik parası hiç ödememiş. Yapacağımız bir şey yok tabi. Bunu anlayınca başladı duygu sömürüsüne... İnsan acımıyor da değil. Fakat annenin argümanları ilginçti. Bir oğlu varmış. Elektrikler olmadığı için, televizyon yok tabi. O da televizyonsuz evde durmak istememiş, sırra kadem basmış. 3 aydır ortalıklarda yokmuş. Anne per perişan... Ama gerçek ama yalan, bilmiyorum, gerçekse felaket; bir evin bir çocuğu annesini yapayalnız bırakıyor, televizyon olmayan evden; yani yuvasından kaçıyor. Yalansa da felaket, çünkü bir anne çocuğunun televizyon olmadığı için evden kaçabileceğini düşünebiliyor; bunu inandırıcı bir gerekçe olarak sunabiliyor. Türkiye tereddütsüz değişiyor; bunu görmemek için kör olmak bile mazeret değil. Dünya da yerinde durmuyor tabi. Hatta şöyle denebilir; dünya değiştiği için, Türkiye değişiyor. Küreselleşme... Bu sebeple değişim dayatılıyor. Mecburi bir değişim. Değişime direnmek, kapıları pencereleri kapatmak ne mümkün! Fakat kabul etmek lazım ki Türkiye çok daha dinamik bir ülke. Onun için yaşanan değişim daha bir sert. Daha bir köşeli. Hiçbir yere benzemiyor. Değişim bazen silip süpürüyor. Eski diye, bütün değerleri tarihin çöplüğüne yığıveriyor. Ne şekilde olursa olsun, değişim iyidir diyemiyoruz. Bazen bir felaket olabiliyor. Bütün kazanımların kapitalist rüzgarlara heba edilmesi aklı başında kimsenin isteyeceği bir şey değil. Şöyle düşünelim: Rüzgâr iyidir. Gemiler için itici güçtür. Estiğinde yelkenler doldurulmalıdır. Bir çöp gibi olursanız savrulursunuz. İdare edilmezse ya da onun karşısında güçsüz kalınırsa, savrulmak kaçınılmazdır. Sert estiğinde, alabora olmak mukadderdir. Hele bir de hazırlıksız yakalanırsanız... Rüzgâr; yani kaderiniz nereye sürükler bilinmez. Değişim de öyledir. Hayatın gerçeği olduğu söylenebilir. Değişimi kavrayamayanlar ya da ona karşı direnmek gafletinde bulunanlar, anında kulvar dışında kalırlar. Bu matah bir şey sayılmaz. Ne ki değişim kaçınılmaz diye, çer çöp misali savrulmayı beklemek de olacak iş değildir. Rüzgârın sürüklemesi kaçınılmaz olduğu durumlarda bile, insana düşen gücü yettiğince mücadele etmektir. Yelkenleri indirmek olmaz. Değişim yönetilmelidir. Bazen tersten eser; sağlam durulmalıdır. Bazen kasıp kavurur, en az zararla atlatılmaya bakılmalıdır. Ancak... Çokça bir enerjidir. Yelkenler doldurulmalıdır. Her değişim bir fırsattır aynı zamanda. Türkiye´nin değişimi doğru yönettiğini söylemek mümkün mü? Batı´dan esen değişim rüzgârları, hep ´iyi´, ´güzel´ ve ´olmazsa olmaz´ kabul edildiği için, öyle uzun boylu üstünde düşünülmüyor bile. Maalesef değişimin tahribatının farkında da değiliz; sanki akli melekelerimiz dumura uğramış. Hatta his dünyamız körelmiş. Hani bazen doğru yanlış çok ayıramasak bile, insan iyi mi kötü mü hisseder. Ebleh yaratıklar olduk çıktık. Şu an hasar tespiti yapmak da zor. Bunun için hiç değilse bilincimizin açık olması gerek. Halkın değişim rüzgârlarına kendini bırakıvermesinde yadırganacak yan yok değil. Fakat asıl şaşılacak şey; devletin de değişime karşı seyirci ya da lakayt kalıyor olmasıdır. Değişimi yönetemeyen, yönetiyorum demesin. ...
Namazsız olurmu...?
Toplumdaki hakim kanaat tabii olduğumuz dinin rükunlarını 50 yaşından sonra yerine getireceğimiz yönünde, yaş kemale erince beli bükülen soluğu kesilen insankarın gidecek başka yeri, yapacak başka işleri kalmadığınıdan Camii cemaatinin müdavvimleri olmaları nerede ise bizde gelenek haline gelmiş durumda, Belli  bir yaşa kadar sadece cuma günleri caminin yolunu tıutan insanların yaş yetmiş iş bitmiş vaziyette camilerin yolunu tutmaları ne kadar doğru ne kadar yanlış onu herkes kendi vicdanında değerlendirmesi şart..   Bu yazıyı kaleme almama neden olay 26 yaşındaki bir delikanlının 60´ına merdiven dayayan babası ile namaz konusundaki dialogudur, Genç adam dinin gerekli ama ibadetin ise bu çağa hitab etmediği dini yaşamamnın çağlar önecesine dayandığını ama şimdi dini kabul etmenin yeteri dini yaşamanın ise lüzumsuz olduğu kanaatinde, Özetle namaz farz olmasına farz ama kılmak diğer işlere meşgalelere manii olduğundan gereksiz demeye getiririyor, eski çağlarda insanın dinini yaşamasına çokça vakti olduğundan dini yaşamak kolaymış, ama şimdilerde işe güce yetmeyen mesai saatleri ve dünya işlerinin bir hayli artması dine ayıracak ibadete taate ayıracak vaktinde olmadığı kanaatine vardırmış delikanlıyı, Delikanlıya en başta babası karşı çıkıyor ´´bende senin yaşındayken senin gibi düşünüyordum´´ diye tarihi bir itirafta bulunan baba oğluna kendisinin yaşına geldiğinde kendisi gibi düşüneceğini oğluna düzgün sözcüklerle ifade etsede nafile..   Geçenlerde misafir olduğumu bir arkadaşımın evinde akşam namazına hazırlanırken evin 6 yaşındaki çocuğu namazı babalar değil dedeler kılar dediğinde donup kaldım öyle ya namazı abdesti yaşlılara mal etmiş işin içinden sıyrılmışız bunu 6 yaşındaki minik çocuk bile anlamış artık, Hazır dindar nesli konuşurken bahse konu olan neslin ne kadar dindar olduğu ibadete taate ne kadar zaman ayırdıklarını sözdemi, özdemi dindar olduklarını herkesin kendi aleminde değerlendirmesi gerektiği kanaatindeyim..   Nasıl olsa çağlar değişiyor namazsızda pekala dindar olunabiliyor diye içinde bulunuduğu ibadetsiz vaziyeti kurtarmaya çalışan onca insan bulunmakta çevremizde, Çağlar değişsede ´´nereden geldik, neden geldik, nereye gideceğiz hakikatli, dehşetli sualleri değişmiyor, ne dünyanın derdi maişeti nede önümüzde duran kabir kapısı değişmiyor işte.. ...
Kubbeler karışmasın. Mescid-i Aksa´nın ruhuna ve manasına uzağız.
Muslumanlarin cogu tarafindan “Altin Kubbeli” Kubbet’us-Sahra’nin; Mescid-i Aksa sanildigi veya belli ser mihraklarinca, ozellikle oyle olmasini isteyerek zannettirmeye calistiklari cagimiz da, mana ve ruhu-na “Mescid-i Aksa’nin kelime anlami kadar uzak oldugumuz noktadan mevzuya yaklasmaya calisalim!!! Kadi Beyzavi Tefsirinde “Mescid-i Aksa” ibaresi aciklanirken:”Burada kastedilen, BEYTI MAKDIS’tir. Cunku o zaman orada bir Mescid mevcut degidi.”denmekte ve Nesefi ve Hazin Tefsirlerindede aynen tekrarlan-maktadir. Elmali’li Hamdi Yazir Efendinin Tefsirinde de: “Mescid-i Aksa; Kudus’teki BEYT’UL-MAKDIS’tir. Nitekim Isra Hadisinde de:”Burak’a bin-dim, Beyt’ul-Makdis’e vardim.”diye gecmistir.”denilmektedir. Yeryuzunde yapilan ILK MABED ; BEYTULLAH, yani KABE’dir.(Al-i Imran Suresi, 96. ayet) Sonra yapilan 2. MABED ; BEYT’UL-MAKDIS, yani MESCID-I AKSA’dir.Yapilislari arasinda 40 sene zaman vardir… Dunyaya indiginde Kabe-i Muazzama’yi insa eden Hz. Adem(A.S), sonra Beyt’ul-Makdis, yani Mescid-i Aksa’ninda ilk insaasini yapmis. Beyt’ul-Mescid’te Kabe gibi Nuh Tufaninda zarar gormus ve M.O. yaklasik 2000 yilinda Hz. Ibrahim(A.S) tarafindan tamir edilmis. Sonra oglu Ismail Aleyhisselam ile beraber Kabe’nin de bugunku halini insaa etmis. MUCIZESi; Kuma cikmayan ayak izlerinin tasa cikmasi! Kabe avlusunda ayak izini tasiyan “Makam-i Ibrahim” var. Nemrut’un Urfa’da atese attigi ve atesin yakmadigi HALILULLAH Hz.Ibrahim(A.S)’in yaptigi Mescid-i Aksa bugune kismen ulasmis olan EL AKSA EL KADIM MESCIDI’. Yani, tarih akisi icinde bircok kere yapilip-yikildigi icin, 2 tane Mescid-i Aksa var diyebiliriz: El Kadim olan eski mescid ve El Cedid olan yeni mescit. Halilullah Hz. Ibrahim(A.S)’dan yaklasik 1000 yil sonra,Beyt’ul-makdis veya Beyt’ul-mukaddes’de denilen Mescid-i Aksa’nin insaasina Hz.Davut(A:S) basliyor ve duvarlarini bir adam boyu yukselttikten sonra vefat etmesi uzerine, yerine hem HUKUMDAR hem de PEYGAMBER olan oglu Hz. SULEYMAN(A.S), MESCID-I AKSA’nin insasini tamamlamak istedi. Allahu Teala tarafindan emrine verilen CINLERI toplayarak aralarinda vazife taksimi yapti ve her bir cemaati bir isle vazifelendirdi.Sonra usta ve muhendislere, 12 MAHALLESI OLAN KUDUS sehrini insa ettirdi. Sehrin kurulmasi bitince, BEYT’UL MAKDIS’in tamamlanmasini emretti. Cinler ve diger mevcudatin yardimiyla mermer ve diger madenlerden Beyt’ul-Mu-kaddes’i 7 YILDA yapip bitirdi. Daha sonra M.O.720′de Asurlular, M.O. 590′da babil krali Bahtun-nasir Kudus’u ve Beyt’ul Makdis’i harabeye ceviriyor. Sonra gelen bir baska Hukumdar tekrar tamir ettirerek, ibadet edilmeye devam ediliyor. Hz.Zekeriya(A.S), HZ.Meryem ve Hz.Isa aleyhisselam zamanindaki Kutsalligini bizzat KUR’AN-I KERIM’de “Mescid-i Aksa” adi anilmaksizin, Meryem Suresi, 11. ayeti ve Al-i Imran Suresi 37. ve 39. ayetinde zikredilmektedir… M.S.70 yilinda Romalilarin tekrar yikmalari ve M.S.123′de Bizanslilarin Kudus’e hakim olmalari ve Kudus’e “ILYA” adini verip, Mescid-i Aksa’yi tamir ettirmeleriyle tekrar ibadete aciliyor. Mevlana Halid-i Bagdadi Hz.(K.S) buyuruyorlar ki:”Beyt’ul-Makdis, Musa(A.S)’dan Isa(A.s) zamanina kadar Peygamberlerin toplanti yeri ve mukaddes Vahiy merkezi olmustur.” Nitekim; Peygamber(S.A.S) efendi- miz Mi’rac gecesinde Kudus’e gelerek Mescid-i Aksa’da,orada hazir bulunan diger Peygamberlere imam olarak namaz kilmistir. “AKSA” kelimesi; “EN UZAK”anlamindadir. Peygamber Efendimiz zamaninda bulunan mescidler arasinda, 1235 km. mesafeyle Mekke’ye en uzak mescid oldugu icin,MESCID-I AKSA yani “EN UZAK MESCID” ismiyle meshur olmus, ve bizzat Kur’an-i Kerim’de Isra suresinin 1.Ayetinde zikredildiginden dolayi, Yuce Allah’in yeryuzundeki ilahi Ayetlerinden bir ayet oldugu seklinde tefsir edilmistir. Peygamber(S.A.V) efendimizin;”Yalniz 3 Mescide ziyaret icin gidilir: Mescid-i Haram, Mescid-i Aksa ve benim bu mescidim(yani Mescid-i Nebi).”buyurarak medhettigi MESCID-I AKSA, HICRETTEN 16 AY SONRAYA KADAR MUSLUMANLARIN ILK KIBLESI OLARAK KALDI. M.S. 638 yilinda Hz.Omer(R.A), Kudus’un fethinde Mescid-i Aksa’da Ezan okutarak namaz kildirdi. Daha sonraki yillarda depremden hasar gordu ve Emeviler doneminde bugunku haline benzer sekilde yenilendi. Abbasiler zamaninda da zelzeleler ve harpler sebebiyle zaman zaman yikilip, yine bugunku sekline benzer sekilde tamir edildi ve hurmet gosterilmeye devam edildi… 1099′da haclilarin Kudus’u isgal etmeleri ve 1187′de Selahaddin-i Eyyubi’nin, Kudus’u haclilardan temizlemesi ve Meshur Minberi Mescid-i Aksa’ya yaptirmasini takiben 1517′de Buyuk Musluman Turk Hakani ve ilk Halifesi Yavuz Sultan Selim Han zamaninda, en buyuk saygi ve hurmeti gorerek, Osmanli Devleti Aliyesinin sonuna kadar en muhtesem ALTIN CAGINI yasamistir MESCID-I AKSA. Birinci Dunya Savasindan sonra Kudus’un Musluman Turklerin hakimiyetinden cikmasindan sonra bakimsiz ve oksuz kalmasi da tarihin aci bir gercegi maalesef!.. “Fetehahe Omer,hararahe Selahaddin ve men leha el an?”(O’nu Omer fethetti,Selahaddin hurriyetine kavusturdu ve simdi ona kim sahip cikacak?) Gelelim ,altin Kubbesi ile Mescid-i Aksa sanilan KUBBET’US-SAHRA’ya: SAHRA, Kaya (tas) anlamindadir.Kubbet’us-Sahra (KAYANIN UZERINDEKI KUBBE) demektir. Rivayetlere gore; Hz. Davut (a.S), Allah’a burada dua etmis, Hz. Ibrahim, oglu Hz. Ismail’i kurban etmek icin buradaki tasi secmis ve Israfil Aleyhisselam da Suru’nu son kez bu Kubbet’us-Sahra’dan ufleyecekmis… 685-691 yillari arasinda Emevi Halifesi Abdulmelik bin Mervan tarafin-dan, Peygamber Efendimiz(S.A.S)’in Mi’raca yukseldigi BUYUK KAYANIN (MUALLAK TASI) uzerine yaptirilmis olan KUBBET’US-SAHRA’nin icinde, tam ortasinda merkezde HACER-I MUALLAK (yani, havada asili duran tas) bulunmaktadir. Ziyaretgah amacli yaptirimissa da, aslen Camii olmamakla birlikte, bir Mihrabi oldugu icin (kucuk Mescid) ibadet mekani olarak da kullanilmak-tadir.Islam mimarisinin ilk saheserlerinden 4 girisi olan sekizgen yapi, Bugunku haliyle Kanuni Sultan Suleyman tarafindan insaa edilmistir. Hasar goren Balkonlari Mimar Sinan tarafindan onarilmis olup, Suret’ul -Isra adi verilen ve Peygamberimiz(S.A.S)’in miraca yukselisini anlatan kufi teknigiyle yazilmis hat sanatiyla suslenmistir. Bugunku Altin kubbesini Urdun krali Huseyin’in yaptirdigi soylenmekte-dir. 138 donumluk bir arazi icinde bulunan Mescid-i Aksa Hareminin en onemli delili Isra suresinin ilk Ayetidir. Dolayisiyla, (Yesil Kubbeli) Mescid-i Aksa’nin bahcesi (avlusu) icinde olan; (Altin Kubbeli) Kubbet’us-Sahra’da muslumanlarin kutsal mabedlerindendir. Emevi Halifesi Mervan Tarafindan yaptirilan (Yere Batan Sarayi gibi), Mervan Mescidi-3 bin kisi; Mescid-i Aksa’nin El kadim Mescidi 500 kisi ; Mescid-i Aksa’nin El Cedid Mescidi 2bin kisi, ve avlusu da yaklasik 10 bin kisi cemaat kapasiteli mubarek mekandir… ...
SIĞINMACI OLMAK
SIĞINMACI OLMAK !.. Hafta sonu medyada bir haber vardı:  “Adana ve Hatay’da düzenlenen operasyonda, Suriyeli muhalif Albay Hüseyin El Harmuş’u 100 bin dolar karşılığında mülteci kampından kaçırıp Suriye’ye teslim ettikleri iddiasıyla 1’i eski MİT’çi 5 kişi gözaltına alındı” Aynı konuda geçen yıldan bir haber de şöyle: ´Tuğgeneral Emretti, 40 Mülteciyi Taradık!´ 12 yıl JİTEM´de çalıştığını söyleyen gizli tanık, 1997 yılında İran´dan Türkiye´ye giriş yapan 40 mültecinin dönemin Tugay Komutanı´nın emriyle öldürüldüğünü ve daha sonra erkeklere PKK kıyafeti giydirildiğini iddia etti. Şahıs, öldürülen mültecilerin arasında yaşlı ve çocukların da olduğunu belirterek şunları söyledi: “Öldürülenlerin sınırdan sızmaya çalışan PKK´liler olduğuna dair tutanak tutuldu. Cesetleri bir çukura atarak üstlerini iş makineleriyle kapattık.” (1 Mayıs 2011 tarihli gazeteler)  Bu haftaki yazımı bu konuya hasretmek istedim. Sığınan kimseyi düşmanına teslim etmemek ve onu canı pahasına da olsa korumak, çok eski bir Türk Töresidir. Hatta bu töre Asya topluluklarının tamamı arasında geçerlidir. Konu ile alakalı birkaç anekdot arz edeyim: Gazneliler Devletinin ünlü Sultanı, Gazneli Sultan Mahmud (971-1030), bir gün mahiyetiyle ava gider. Bir ceylan yavrusunu kıstırırlar. Grup dörde ayrılır. Gazneli Mahmud emreder. “Kaçırmayın!.. Kimin tarafından kaçarsa o sorumludur. Cezalandırırım” der. Tesadüf bu ya ceylan Gazneli Mahmud’un tarafından kaçar. Ceylan önde avcı grubu arkada kovalamaca başlar. Ceylan kaça kaça bir çadıra girer. Çadırdan elinde kılıç kalkan biri çıkar. Arkadan gelen avcılar adamdan, ceylanı kendilerine vermelerini isterler. Fakat adam “ Hayır, o bana sığındı” diye cevap verir. Avcılar adama garip ve şaşkınlık içinde : “Sen ne diyorsun? Arkamızda Sultan Mahmud var. Bu onun avıdır. Çabuk ceylanı ver”  dedilerse de adam bayağı ciddidir. “ Benim cesedimi çiğnemeden onu benden kimse alamaz. Çünkü o bana sığındı” diye cevap verir. Bu tartışma esnasında Gazneli Sultan Mahmud yetişir. Tartışmanın sebebini sorar. “-Sultanım!.. Ceylan çadıra girdi. Fakat bu adam ceylanı bize teslim etmiyor” derler. Sultan ona neden ceylanı teslim etmediğini sorunca da “-Ceylan bana sığınmıştır. Onu ben sağ oldukça size teslim edemem. “ der. Gazneli Sultan Mahmud, adamın bu cevabından son derece memnun kalır ve “ Sen Türk’ün töresini ihya ettin. Aferin” diyerek kuşağından çıkardığı bir kese altınla da mükafatlandırır. Sığınan düşman bile olsa, o anda ona asla kötülük edilmez. Kendisi emniyet içerisinde bulundurulur. Çünkü sığınmak, karşısındaki kişinin üstünlüğünü ve gücünü kabul etmek aynı zamanda  kendisini emanet etmek demektir. Mert kişi emanete asla hıyanet etmez. Aman diyene de asla kılıç kalkmaz. Âlicenaplık ulu kişilerin vasfıdır. Bu törenin binlerce yıldır, Türk ve Müslüman toplulukları arasında yaşadığı bilinmektedir. Kanûni Sultan Süleyman’ın oğlu Şehzade Beyazıt, 12 bin askeriyle İran’a sığınmıştı. İran Şahı, Şah Tahmasb, kendisini babasına teslim etmeyeceğine dair söz vermiş idi. Koskoca Şah sözünden caymazdı. Ama Şah Tahmasb, bunun hilesini bulur.Beyazıt’ı, babasının değil de kardeşi Selim’in elçisine teslim eder. Şu olay da doğu illerimizde yaşanmıştır: 1980 öncesi olaylarda meydana gelen arbedede kaçarak bir dükkana sığınan kişiyi, dükkan sahibi silahıyla, kovalayan muarızlarına karşı savunmuştur. Kendisi fikren farklı ideolojiye mensup olmasına rağmen dükkanına sığındığı için, dükkan sahibinin onu koruduğunu, bizzat olayın şahidinden dinlemişimdir. Bundan yıllar önce bir dostumun kızı, yine doğulu bir gence kaçar. Kızın babası, usulüne göre istenilip de alınmadan kaçırılmasından gururu incinmiştir. Neyse, araya girenler, gönlünü ederler. Baba da kızın eve iade edilerek gelinliğiyle, düğün edilerek evden alınması şartıyla rıza gösterir. Konuyu damat ile görüştüklerinde, damat karşı çıkar. “Olur mu abi!.  O kız bana sığınmıştır. İade edersem babası dövebilir. Mümkün değil” demiş. Bütün ısrarlara rağmen  de ikna edilememiştir. Bir de, Ülkemize sığınan 187 azeri Türkü’nü, İsmet İnönü’nün emriyle Ruslara iade edilmesiyle meydana gelen, Boraltan Köprüsü Faciası vardır ki bunu gelecek yazımızda anlatacağım inşallah. Konu ile ilgili,Neşet Ertaş’ın babası, Muharrem Ertaş Ustanın bozlağından bir deyiş sunayım; Yiğit olan yiğit biner atlanır, Yiğit olan her cefaya katlanır Yiğit gölgesinde yiğit saklanır, Kötülerde gölge olmaz, dal olmaz, Muhannetten zarar gelir kâr olmaz. ...
Eftelyam
Gittiğim yerden başlıyorum yine yeniden . Yarısı yanık bir aşkın külleri gibi biraz hüzünlü biraz buruk ama yine de umut doluydu geçtiğim  yollar.Kimse inanmadı  .O kadar yalnız kalmıştım ki.Ben bile kendime inancımı yitirme noktasına gelmiştim.Sonra birden tabana hızla vurulunca en yükseğe sıçrayabileceğimi anımsatan sözler geldi aklıma.En yüksek olmasa da suyun dibinden nefes alınabilecek kadar başımı çıkarabileceğim yüksekliğe ulaşabilirdim.Ayaklarımın acısından üzerinde durmak çok zor olacağı halde üstelik. Vazgeçmeyecektim. Vazgeçersem kendime saygımı ,güvenimi de yitirecektim.Bir yola çıkılmışsa sonunu görmek lazım gelirdi.Orda ne beklediğini de bilmeden üstelik. Düşler ormanında gece bekçiliği yapmaya başladım. Uykusuz geceler ,yorgun  günler birbirini takip edip durdu.Cevabı olmayan bir soru gibi kararsızlıklarla ,baharın habercisi olmak için sıcak iklimlere havalanmayı bekleyen leylekler gibi heyecan ve kimi zaman korkularla ,acabalarla koyu renkli bir belirsizliğe adım attım.Yürüdükçe aydınlanmasını bekliyordum.Ya da birileri bir mum yaksın.Küçücük bir fener tutsun da hiç olmazsa azıcık önümü görebileyim istedim.Faydası yoktu.Bu yolda ışığı bulmak da ,tökezlesem de ayağa oflamadan kalkmak da bana düşüyordu. Bütün bu sözler ne anlama geliyor benim için bilemezsiniz.Tadına geç varılan bir emek ,bir hüner ,bir güzelliktir yazmak.Yıllardır bulduğum her kağıt parçasına bir şeyler karaladım.Yüzlerce şiir yazdım ;kıymetini bilmediğim zamanlarmış lakin ,  kızıyorum kendime ama bir öfke anında hepsini yırtıp attım.Yazanın anlaşılması her zaman zor olmuştur en yakını tarafından.Kime yazdın, neden yazdın ,neyin üzerine yazdın.Bir dostum “yazarın kaderi bu “ demişti .O zamanlar şimdi ki gibi düşünüyor olsaydım bugün şu an olduğundan daha mutlu olurdum belki.Geçmişi olduğu yerde bırakmayı da öğrendim kelimelerle  tekrar ahbaplık kuralı beri .Yargılamıyor ,sorgulamıyorum geçen zamanı ve yaşananı.Söz ağızdan bir kez çıkıyor ,düzeltemiyorsun ama yazmak bambaşka.Elden çıkarmadan istediğin şekle sokabiliyor ,değiştirebiliyorsun.Şimdi anlayabiliyorum aslında orta okulda lise de kompozisyon yazma konusundaki hassasiyetini öğretmenlerimin.O yıllarda da çok severdim uzun uzun yazmayı.Bir yarışmaya katılmıştım  ve edebiyat öğretmenlerim Tülay TANIR, Selma AYDOĞAN ve Yener BAYSAN  yarışma sonrası “boynuz kulağı geçecek ve sen çok güzel eserlere imza atacaksın “dediklerinde mahcup bir gülümsemeyle başımı öne eğip teşekkür etmiştim sadece.Her birinin ellerini saygıyla öpüyorum ;zira bugün yazıyor olmamın temellerini bu sözler sağlamlaştırdı belki de.   Baharıma yaprak olacak Hayatın fonunda renk Yalnızlığıma ses Derin bir nefes olacak Diye düşünüyordum bir gün bir kitap çıkarabilmenin bana getirisini. Ağlamaklı, kararsız , derin bir iç bataklığını kurutma telaşıydı kelimelerimdeki kalem izleri.Ve bugün kendimce bataklıkta bir çiçek büyütmeye ,bir yandan kurutmaya çalışırken çamuru,toprağı verimli hale getirmeye doğru küçücük de olsa bir adım attım.Bu kapından sonbaharı süpürmeye çalışırken kışı görmeden ilkbaharın ılık güneşini hissetmek kadar güzel bir duyguymuş meğer. Yüzüme oturmuş hayatın derin sıkıntılı çizgilerinden bile kurtuldum birkaç gün içinde. Tek kelimeyle çok mutluyum.Pek çok kişi için bir anlam ifade etmeyecek bir küçük nota belki bütün bunlar tınısı bile duyulmayacak ama benim için bir türkünün tamamı ,bütün namesi ,bütün notaları ve hazzı.Ancak yaşayan anlayabiliyormuş iliklerine kadar üşümenin dondurucu olabileceğini derler ya işte tam da bu noktadayım şimdi.Bir bebeğin dünyaya gelişini beklemek kadar özverili ve meşakkatli bir süreçmiş bir kitabın ele gelmesi de.Benim de bir bebeğim var artık .Adı EFTELYAM.İlk ve çok özel . Bir yılı aşkın bir süredir yazdığım http://www.kirikkaleminsesi.com/   da da sizlerle bu hafta bu güzel anı paylaşmak istedim.Biraz geç ve sancılı bir doğum oldu EFTELYAM için ama değdi doğrusu.Henüz çok yeni ve okuyucularıyla buluşmak için ,ses olabilmek için sabırsızlanıyor. Kitaplarla ,şiirlerle ,dostlukla ,sevgiyle daha nice yazılarda sizlerle birlikte olmak dileğiyle .Güzel bir hafta olsun tüm okurlarımıza…..   ...
Tarih 1453´de mi yazılmış yoksa 2012´de mi?
     Dizilerle Anormalleştik derken aslında yaşayacaklarımızı hissetmişim sanırım. Şöyle başlıyorum yazıma; “Türkiye’de yaşadığımızı öncelikle hatırlatmak istiyorum. Çoğu Müslüman vatandaşlardan oluşan bir toplum. Örfümüz âdetimiz mevcut. Kıstaslarımız ve Hassasiyetlerimiz var(dı).Eskiden televizyonlarda gördüğümüz müstehcen sahneleri nasıl kapatacağımızı bilemez, elimiz ayağımıza karışır ve o filmi protesto edip bir daha izlemezdik. Peki ya Şimdi? Geçen yılın başlarında yazdığım bu yazıdan bu yana hiçbir gelişme olmadı. Değişim olmuş evet Ama olumsuz yönde daha daha da kötüye gitti her şey. Zaman zaman etrafınızda ki yorumlardan elbet kulak dolgunluğu vardır. Pkk yı Amerika ve İsrail besliyor. Kürtler özerklik istemiyor istetiliyor, kışkırtılıyor vs… Aslında baktığınızda kimsenin bize müdahale etmesine gerek yok. Biz kendi kendimizi çökertiyoruz. Nasıl mı ? Özenerek..Benzeyerek.. Neye özeniyoruz peki?… Nefsimizin hoşuna giden her şeye.. Modellerimiz ise Müslüman Olmayanlar…  Farkında değiliz çoğu şeyin.Gözümüze gözümüze sokuyorlar “Sizleri Ahlaksızlaştırıyoruz” diyorlar..Ama biz hayran hayran bakmaya devam ediyoruz o kara kutuya… Anormal olan herşey Normalleşiyor ve gazetenin 3.sayfalarındaki haberler çoğalmaya devam ediyor.İnsanlar Bunalımdalar.Ya karısını aldatmış,Ya karısını onu aldatmış..Hep bi Ali Cengiz oyunları dönüyor ortalıkda.. Kendi tarihimizi bile anlatmaktan yoksunuz. Bu kadar ucuzuz. Çok üzülüyorum… Her bir haber okuyuşumda kahroluyorum. Benim çocuğum yarın bir gün karşıma dikilip; “Şanlı Osmanlı Tarihi bu mu” Reytinglere kurban edilmiş, aşk kırıntıları ve ihtiraslarla dolu, diğerlerinden hiçbir farklı olmayan basit bir dizi olmuş. Çocuğuma okutacağım hiçbir Tarih Kitabı cezbetmeyecek onu biliyorum… Yer: Topkapı Sarayı Kutsal Emanetler, Kişiler: Bence Önemsiz, Yapılan: Rezillik Sonuç: Toplumun Ahlaksal çöküşü. Dün sosyal medyada o kadar fazla yorum vardı ki hepsini okuyamadım. Ama bu durumu tiye alanlara acıdım, üzüldüm. İşte başında dediğim gibi ahlak ve iman eksikliği. Kutsal Emanetlerin olduğu yerde Dualar okunurken hatimler indirilirken sonrasında olanlar… İki çalışan uygunsuz şekilde yakalandılar cezaları ise; kadın işten kovuldu. Erkek ise sürüldü. Bizler çökersek, Türkiye bir gün kötü bir yerlerde olursa Ahlaksızlığımızdan olacak. Bana göre herkes suçlu. O diziyi yazan, oynayan, yöneten, İzleyen, izlettiren, yayınlanmasına izin veren herkes suçlu. Bu diziye olan hassasiyetim tarihimizi anlattıklarını savundukları içindir.Yoksa Al Fatma’yı vur Kaptan’ı aynı hepsi aynı.Evli kadınlar kocalarını aldatır, Öğrenciler öğretmenine sevdalanır.Sonra bunun adına aşk denir..Sevgi denir..Romantizm denir…Pehhh.. Ben aşkı Leyla’dan dinledim, Mecnun’dan öğrendim, Zühre’ye ağladım..Kerem’e kahroldum..Böyle gördük böyle bildik.. Eski zamanlarda yaşamayı bazen çok istiyorum. Mesela 80 lerde yaşamayı o kadar çok istiyorum ki. Şimdi Trt de yayınlanan Seksenler dizisi benim arzularımı daha da arttıyor. Çünkü herkes ekmek derdinde. Eve su taşıma derdinde. Tek kanal. Çamaşır yıkamanın bile çilesi ayrı güzelmiş. Keşke o çilelerimiz hiç bitmeseydi de değerlerimizi de kaybetmeseydik. Gerçek bir tarih filmi seyretmek istiyorsanız.Buyrun gidin “Fetih 1453” ‘e …ve Bakın görün aradaki farkları..Tarih 1453’de mi yazılmış yoksa 2012’de mi? Sürçü lisan ettiysek Af Ola..     ...
Soylu Adam, Süleyman Soylu
Demokrat Partinin eski Genel Başkanı Süleyman Soylu’ yu genel başkanlık yaptığı günlerden bu yana takip ederim. Soylu´nun söylemlerini, duruşunu, oturuşunu, kalkışını, konuşmasını soyluca bulurum. Hem eski partisinin ismiyle, hem de soy ismiyle müsemma olmuş, güven telkin eden bir siyasetçidir. Ne zaman, nerde bir televizyon programında görsem hemen televizyona biraz daha yaklaşır ne söylüyor, anlatıyor dinlemeye, anlamaya çalışırım. Çünkü onu bir demokrasi kahramanı olarak görürüm. Genel Başkanlığını yaptığı partiden demokrasiden yana tavır almasından dolayı ihraç edilmesi benim gibi birçoklarının gözünde de onu kahramanlaştırmıştır. * Soylu’nun dikkatimi bu kadar cezbediyor olmasının altında yatan sebep elbette sadece bunlar değil. Bizim çocukluk yıllarımızda yaşadığımız hayatla benzeşen bir yaşamının olduğunu hayat hikâyesini okuduğumda anlamıştım. Sayın Süleyman Soylu´yla hemen, hemen aynı yıllarda doğmuşuz. Aynı yılların, aynı dönemlerin çocukları olarak büyümüşüz.  Mesela Çocukluğu tozlu, topraklı boş arsalarda futbolla geçmiş,  Gaziosmanpaşa futbol kulübünün alt yapısında uzun süre futbol oynamış. Bizlerinde çocukluğunda ilimizin takımının alt yapısında futbolla hem hal olmuşuz.Onun gaziosmanpaşa da çocukluğunda yaşadığı benzer hal ve ahvalleri bizler de kendi ilimizde yaşamışız.. Bir dönem Ankara Milletvekilliği yapan amcamızdan ötürü tüm  sülalemiz Adalet Partiliydi. O yıllarda çocuk aklımızla kıratın afişlerini kapılara, duvarlara asardık.Tıpkı Soylu´nun çocukluk yıllarında  bizler gibi afiş ve kapılara kıratın resmini asarmış...Evet Soylu´nun yaşadığı bir çok  vakıayı bizlerde kendi halimizce yaşamışız... * Ülkemizin en iyi hatiplerinden birisi olduğuna inandığım Soylu, vizyon, misyon ve proje sahibi  bir insan…onu her görüşümde, dinleyişimde kimi yönleriyle Merhum Menderes´i hatıratır bana...Bazen yönleriyle ise Başbakan Recep Tayyip Erdoğan´ın tavırlarını görürüm.Ve bana hep  merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nu hatırlatır.Ve hatta merhum DP li bakanlardan Tevfik İleri edası görürüm onda... Onlar kadar dik duruşlu,  tabandan gelen, demokrasiye inanan, sandığa sonuna kadar güvenen, sandıktan çıkacak olana razı olan, halk ne derse, ne isterse ona saygı duyan, dürüst, yalın, samimi bir Anadolu çocuğu... Kimi yönleriyle Sayın Başbakana benzeştiğini söylemiştim. Sayın başbakanımız gibi siyasete genç yaşlarda başlıyor. 18 yaşında gençlik kolları başkanı, 25 yaşında İlçe başkanı seçiliyor. Ve otuz yaşında Gaziosmanpaşa Belediye Başkanı adayı oluyor... Ve otuz yaşında DYP’ nin İstanbul İl başkanlığına seçiliyor. Bu görevi 2002 genel seçimlerine kadar devam eder... 2002 genel seçimlerinde halk orta sağı siyasetten tasfiye ederek meclis dışında bırakır. DYP Genel Başkanı Tansu Çiller,  çok az bir oy oranıyla parti seçim barajına takılınca, genel başkanlıktan istifa eder. Çiller sonrasında yapılan DYP Genel Kongresi Mehmet Ağar ve İlhan Kesici yarışına sahne olur. Ve bu yarışı  Kesici kaybeder. Kesici’ye destek olan Soylu ve ekibi kongre kaybedilince geri plana kendisini çeker kendi işleriyle uğraşır…  Desteklediği genel başkan adayı İ.Kesici daha sonra CHP yolunu tutarken kendisine Ak partiden milletvekilliği teklifi gelmesine rağmen kendisine milletvekilliği getirecek teklifi kabul etmeyecektir. Belki de o yıllarda gelen teklifleri kabul etmiş olsaydı, bugün Ak Partinin en aktif, en etkili, siyasetçilerden birisi ve belki de Bakanlarından biri olabilirdi. 2007 genel seçimlerinde Mehmet Ağar liderliğindeki DYP, Demokrat Parti adını alarak seçimlere girdi. Seçimler öncesinde Cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılmayarak tabanda büyük bir hayal kırıklığı yaratan parti başklaşmıştı... Parti tabanından uzaklaşarak başka güçlerin kontrolüne girmişti. Demokrasi dışı güçlerle iş tutan Ağar yapılan genel seçimlerde Anavatan partisiyle birleşmesine rağmen  %5 civarında oy alınca ağır bir yenilgi alır Ağar hemen o gece partinin genel başkanlığından ayrılmak zorunda kalır.  * İlerleyen günlerde yapılan olağanüstü kongrede rakiplerini geride bırakan Süleyman Soylu otuz sekiz yaşında bir büyük mirasın, bir büyük misyonun, bir büyük sorumluluğun, oy oranının yerin diplerinde gezindiği, partinin ismiyle, ruhuyla yakışmayan politikaların takip edildiği,  parti itibarının yerle bir olduğu, politikalarda ciddi bir eksen kayması yaşandığı bir zamanda, Genel Başkanlığa seçilir. Diğer tarafta ise, demokrasiyi savunan, sevilen, sayılan, halkın gönlünde var olan, hizmetleriyle tarih yazan Ak parti ve Recep Tayyip  Erdoğan vardı. İşte böylesine bir siyasi ortamda genel başkanlığa gelen Soylu’nun amacı öncelikle partiyi demokrasi rotasına sokmak olacaktı. Ülkemizin her bir yanını Beyaz atkısıyla, demokrasi yürüyüşüne başlatacak, partinin kaybolan itibarını geri kazandırmaya çalışacaktı. Gittiği yerlerde Soylu sevgiyle, coşkuyla karşılanıyor, çocuklarla ilgileniyor, kucağına alıyor, seviyor ve özellikle ihtiyarlara büyük hürmet gösteriyordu. Her halinden mütevazı, samimi, sevimli bir insan olduğu belliydi. Ancak Başbakan Recep Tayyip Erdoğan´ın popülaterisinin yüksek oluşu ve askerin siyasete müdahale edici tavırları, CHP’nin anlaşılmaz tutumları, halk nazarında Ak-partinin gücüne güç katıyordu... İşte bu ve başkaca sebeplerden dolayı gerçekten işi çok zordu. * Süleyman Soylu´nun hitabetini dinlemenizi isterim.Hani ‘’ gürül, gürül su gibi konuşuyor’’ derler ya işte öyle akıcı ve net konuşuyor...Kıvırmadan, dolanmadan halka gerçekleri yalın ve dürüst bir şekilde anlatıyor. İktidarın doğrularına doğru, yanlışlarına yanlış diyecek cesaret ve feraset sahibi bir insandı... Nitekim Genel Başkan olduğu süreçte doğruya, doğru, eğriye eğri diyordu. Mesela Hatırlıyorum, Ak-partinin kapatılması için dava açıldığında lafını hiç eğip bükmeden AK-Parti nin kapatılmasına net bir şekilde karşı çıkarak tavır alarak Demokratik bir duruş sergiliyordu. Ve yine başörtüsü için kalkan 411 milletvekili tarafından kabul edilen yasayı sonuna kadar savunacaktı. Halk nazarında bu duruşu, bu söylemleri ona ve partisine çok puan ve itibar kazandırıyordu. Cumhurbaşkanlığı seçimlerine meclise girmemekle partinin en büyük yanlışı yaptığını açık bir dille ifade eden Soylu Partinin eski yıllanmış politikacılarının demokrasi aleyhine yapılan açıklamaları ve 27 Nisan bildirisini sert bir şekilde karşı çıkıyordu. Ve partisi adına konuşan demokrasi dışı söylemlerden, tavırlardan dolayı Aziz halkımdan özür diliyorum diyordu. O günlerde Ergenekon sanıklarının birçoğu Ankara da etkin yerlerdeydi. İşte o sanıklardan hiçbirine yüz vermemiştir. Onlarla beraber olmamıştır.Hatta haberal ve ekibine kafa bile tutmuştur. Gelecek için umut vaat eden, siyasete yeni bir soluk üslup katan Soylu’nun Genel Başkanlığında nasip olsa da,  Mecliste bir grup kurabilseydi mecliste her haliyle kendisini ve partisinin varlığını hissettirirdi.  * Şuna gönülden  inanıyorum ki, Sayın Soylu yarınların Türkiye´sinde kesinlikle söz sahibi olacaktır.Zaman onu siyasi mevki ve makamlara taşıyacak, ülkede sözü geçen, dinlenen, fikri sorulan, akil birisi yapacaktır.Çünkü bu altyapı, siyasi birikim ve hizmet aşkı kendisinde mevcuttur.Milletine imanı gibi bağlıdır, vefalıdır... Sayın Soylu demokrat, dürüst, halkla barışık, milli ve manevi değerlerle zıtlaşmayan ülkenin nadir yetiştirdiği siyasetçilerden birisi…Ayrıca dik durup, dikleşmeyen sevgi, saygı, hoşgörü sahibi Ülkemizin yeni nesil liderlerinden bir tanesidir. Bu anlamda Sayın Soylu tipinde, ekolünde yeni nesil liderlere siyasetçilere öylesine çok ihtiyacımız var ki… Sözde değil, özde demokrat olan, soy ismine, geçmişine yakışacak tavırlar, kararlar alan, sonuna kadar demokrasiye her haliyle savunacağına inandığım Sayın Süleyman Soylu’ya ve ailesine sağlık, sıhhat ve kendisine siyasi yaşamında muvaffakiyetler diliyorum.   ...
SUS
Bazen çok konuşmak yerine, yazmak yerine iki satır ,iki kelime bilcümlesine duyguların tercüman olabiliyor.Bu hafta biraz "SUS" demek geldi içimden.Güzel bir hafta diliyorum tüm okuyucularımıza.   Hayatın bana öğrettiklerine bakıyorum sık sık.Dümdüz bir denizin kıyısındaki akasya ağacının gölgesinde çocuğuma anlatır gibi yazmak istiyorum bütün içsel döküntülerimi.O dinlerken ,yıllar sonra belki okurken her satırında benimle yaşamış gibi duyumsamalıydı her anı.Niçin başladığımı bilmeden ,ne yazacağımı bir türlü toparlayamaz bir halde oturdum pencerenin önüne.Zihnimde milyonlarca kelime bir kısır döngüde.Hayatın dışında kalamadığım kelimeler dökülmeye başlayacaktı az sonra biliyordum.Çünkü o her anı bilsin dediğim masum çocuk yoktu içimde.Onu da pek çok şey gibi tutamadım bende.Neydi benim sıkıntım.Ne ben bir yere ait olabiliyorum ne de bana ait olanı bende yaşatabiliyorum.En iyisi susmak galiba.Akasyanın gölgesinde denize nazır sadece susmak......sus....sus....sus yeter artık...... ...
Halil Halat
Kırıkkale bakın ne diyor?
Osman ÖCAL
Duran Usta
[ Yerel Yazar Kadromuz ]