Yeni bir dönem başlıyor AK Parti zafer elde etti İlçeler farklı oldu! Zafer AKP’nin gibi görünüyor! Katılım ve ilgi yüksek Hayırlı uğurlu olsun “Hayırlı olsun” dedi “Millet, iradesini sandığa yansıtıyor” Sorunsuz devam ediyor ‘O ses bana ait değil’

ÇANKIRI - 1947, Mehmet, Elif - Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, Aynı Fakülte Anatomi Anabilim Dalında Uzmanlık, Ankara Hastanesinde Genel Cerrahi İhtisası-
Kemal ALBAYRAK
(Siyasetçi_Bürokrat)
Kırıkkale’nin Ahılı beldesinde 1956 yılında doğmuştur. Babasının adı Hüseyin annesinin adı Ayşe’dir. Balıkesir Necatibey Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümünü, Ankara Gazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü ve aynı Ü
Süleyman Kahraman
(Karaman Valisi)
1956 yılında Kırıkkale’de doğdu. İlk, Orta ve Lise eğitimini Kırıkkale, Ankara ve İstanbul’da tamamladı.Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat ve Maliye Bölümünden 1980’de mezun oldu.
Halil ÖZTÜRK
(MHP MYK ÜYESİ)
1975 yılında Kırıkkale İli Sulakyurt İlçesinde doğdu.İlk ve orta öğrenimini burada tamamladıktan sonra İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanan Öztürk Üniversitede okuduğu yıllarda Sağlık Memurluğu görevinde bulund
Prof.Dr.Mustafa Özbayrak
(23.Dönem Kırıkkale Milletvekili)
Mustafa Özbayrak, 16 Ocak 1960´da Kırıkkale´de doğdu. Babasının adı Ziya, annesinin adı Semahat´tır. Öğretim Üyesi; Çukurova Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü´nü bitirdi. Yüksek lisansını Eskişehir

’En iyi üç şey şudur: Talih değişiklikleri içinde alçak gönüllülü olmak; güçlü iken özür dilemek; hiçbir şeyi yokken cömert olmak…’’

[ Günün Sözü ]



Köşe Yazıları

Güle güle milletin yetimi...
Bir hadise karşısında üzüldüğünüz yada acıdığınız konusunda bir kanaatiniz yok ise siz vicdan azabı çekiyor olmalısınız, Cuntacıların demokrasi şehidi yaptıkları babası ondan ayrıldığında O daha 15 yaşındaydı  babasının itibarı iade edilmesine karşın onun yüzündeki donuk hüzünlü hal hiç tebessüme dönüşmedi, 65 yılın 50´si yatim geçti o  milletin yetimi olarak literatüre geçti, adı anıldığında her babasının adı her anıldığında gözleri ıpıslak oldu kelimeleri boğazına dizildi olup biteni anlatırken..   O aileye karşı hep boynumuz bükük kalacak cuntacı zihniyyetim demokrasiye müdahale ederken yassıadada yargılamayıp idam ettiği babasının darağacına gönederilmesi karşısında milletçe elimiz kolumuz bağlı olup biteni seyrettiğimizden olsa gerekki o aileye karşı hep ezik ve vicdanen azap içinde olacağız, bu yüzden o aileden bir ölse birine bir şey olsa içimiz taaa içerden cızz ediyor buna üzülmekte diyamiyoruz acımakta diyemiyoruz çünkü vicdan azabı çok daha öte bir şeydir..   Ama artık onunda demokarsi şehidi babasınında gözü arkada kalmayacak belki babasını yargısısz infaz edenlere hesabı sorulmadı ama milleti darağacına götüren o zihniyyet artık hem kamu vijdanında hem yargının pençesinde yargılanmaktadır, bu yüzden yaşadığımız vicdan azabı nispetende olsa azalmışa benziyor, bu yüzden milletin yetimini uğurlarkan mütebessimiz, rahat ol babana yapılanların hesabı sorulmaya başlandı diye rahatız o darağacına çıktığı günkü gibi elimiz kolumuz bağlı değil nede olsa, 1993 yılında Ankara kumrularda karşıalştığım Aydın menderese anne ve babamın babaları için günlerce ağladıklarını yıllarsonra dünyaya gelen kardeşime onun ismini verdiklerini söylediğimde gözleri parıl parıl olmuştu, Güle güle milletin yetimi için rahat olsun babanın kanı yerde kalmadı... ...
GOURGEN MIGIRDIÇ YANIKYAN
Yıl 1973 Şubat’ı  California’daki Başkonsolosluğa 78 yaşında Erzurum doğumlu Ermeni GOUEGEN  Mıgırdıç Yanıkyan adlı bir yaşlı adam geliyor. Başkonsolos Mehmet Baydar’ı ziyaret ederek, BEYRUT’tan satın aldığı ve sonradan İstanbul’da bir saraydan çalındığını saptadığı tabloyu hediye etmek istediğini söylüyor. Tablonun çekilmiş resmini bırakıyor. Başkonsolos, bu fotoğrafı Ankara’ya göndererek araştırılmasını istiyor. Bir süre sonra Ankara’dan tablonun çalıntı olduğu bildiriliyor ve alınması isteniyor. Baydar, hemen yaşlı Yanıkyan’ı arayarak bu tabloyu alacaklarını bildiriyor. Yanıkyan, tablonun büyük olduğunu getiremeyeceğini söylüyor ve gelip almalarını rica ediyor. Bunun üzerine Baydar, yardımcısı Bahadır Demir’ i de alarak yaşlı Ermeni’nin kaldığı Santa Barbara ‘daki Baltimore Oteline gidiyorlar. Yanıkyan’ın odasına çıkıyorlar oturur oturmaz. Yanıkyan bu iki diplomatımıza silahını çekip ateş ediyor ve öldürüyor. Sonra otel müdürünü arayıp polis çağırmasını istiyor ve ”iki şeytanın  canını aldım” diyerek polislerle gidiyor. Yanıkyan ömür boyu hapse mahkum ediliyor. Yıllar sonra Amerika’daki bir gazeteci olan Doğan  Uluç Yanıkyan ile cezaevinde görüşüyor ; İşlediğiniz cinayetler size ne yarar sağladı,pişman mısınız ? diye soruyor Yanıkyan şu cevabı veriyor: Ben bu işe 40 yıl önce karar verdim. Pişman değilim Ermeni sorununu kaç kişi biliyordu? Şimdi bütün dünya bu soykırımı biliyor, mezardan çıkardım bu meseleyi gözlerim açık gitmeyecek zira YANIKYAN ruhu  bütün dünyayı sardı ben öldükten sonra da yaşayacak diyor ve devam ediyor ; ‘’Türk halkına karşı değilim,  Türk Hükümetlerinin bu soykırımın günahını kabul etmelerini istiyorum.” 1973 yılında aralarında çok önemli diplomatlarımızın olduğu 70 Türk  görevliyi öldüren Ermeni ASALA terör örgütünün işlediği cinayetleri başlatan YANIKYAN’ın bugün başarılı olduğunu görüyoruz. Amerika’da başlayan diaspora tüm şiddetiyle sürüyor… 1974 te İSTANBUL’’da Taksim meydanında bu ölümleri ve diasporayı kabul etmiyorum, TÜRKLER bizim dostumuzdur diyen bir başka Ermeni vatandaşımız ARNİK kendini yaktı. Mustafa Kemal’in ölümünü bekleyen dış güçler, planlarını yürürlüğe koydular. Beyaz Saray’ın hemen arkasına ERMENİ Müzesini kurdular. Her yıl nisan ayında Amerika Başkanı “soykırım “ sözünü kullanacak mı diye  Türkiye  hazır olda bekliyor. Fransa’da  SARKOZY, başkanlık seçimi için oy kazanabilmek adına TÜRKİYE ile ilişkileri soğutuyor. Şairimiz Mehmet Akif’in dediği gibi “Tek dişi kalmış canavarlar” Paylaşamadıkları topraklarımız için oyunlarını oynuyorlar. *** Tilkilerin canı sıkıldı TAVŞANLARI DÖVELİM hikâyesi gene aklıma takıldı. Bizler bolca konuşuyoruz diğerleri yasalar çıkararak kendi felsefelerini koruyorlar. Kazım Karabekir Paşa’nın” ERMENİ Meselemiz “ adlı kitabını okumanızı öneririm, özellikle gençlere okutmalıyız.   Biz Cumhuriyet GENCİYİZ geçmişpadişahlık dönemi bizi bağlamaz diye düşünenler   yanılıyorlar. Tarihini bilmeyenler işte bugün  böyle şaşırır kalırlar... GENÇLER kendileri araştırsın ÖĞRENSİN isteniyor.Gençlere bizler kapıyı açmazsak doğruları göstermezsek gençlik ne yapsın? Önce AYDINLAR öğrenelim  araştıralım  çocuklarımızla bu konuları tartışalım ki, hazır olsunlar… Türkiye’nin coğrafi yapısı her zaman önümüze bu konuları getirecektir. Rusya da bir alışveriş sırasında çok beğendiğim bir eşyayı almak için tezgah önünde durdum  arkadaşlarımla  Türkçe konuşuyorduk, satıcı dikkatle bizi dinlemekteydi ve sözlerimizi anladığını  fark ettim. Yoldaş,  eşyanız çok güzel almak istiyoruz dedim. Satıcı,  sinirle bize baktı ve elimizdeki torbayı hızla çekerek, Size satacak eşyam yok Türk kadını dedi. Ben hoşgörüyle, biz burada turist olarak bulunuyoruz neden eşyanızı vermiyorsunuz dedim. Çünkü sen benim ARARAT’ımı (Ağrı dağımı)  aldın sana benden mal yok  diye bağırdı Bu kabalık karşısında hoşgörümü yitirdim ve Arkadaş, gücün yetiyorsa  AĞRI DAĞINI    GEL  AL dedim  ve yoluma devam ettim. Şunu anladım ki, biz ne kadar komşuluk, dostluk, sevgi çağrısında bulunursak bulunalım YANIKYAN yangını dışarıda tüm hızıyla sürüyor BARIŞ VE AÇILIM yurt dışındakileri etkilemiyor nefret sevgiden hızlı yayılıyor. ´´Gerçek ayakkabılarını giyene kadar YALAN dünyayı dolaşır.” Sözüne  inanmamak elde değil Bizler  bu saldırı kampanyasından etkilenmek istemiyorsak önce tarihçilerimiz  konuşsun, KARABEKİR’İN belgeleri açıklansın.  Fransa, Cezayirli insanları beline kadar beton döküp denize nasıl atmış önce bu ayıbını temizlesin sonra bize insanlık dersi versin. HAYDİ DOSTLAR OKUYALIM ,ARAŞTIRALIM İyi haftalar…   ...
SÜPER KAYINVALİDE
  Her gün yapmış olduğum gibi internet sitelerinde ki haberleri okuyordum. Bir haber dikkatimi çekti ve içimden geçen cümleleri yazıya dökmek istedim.   Haber Şöyle; 54 Yaşındaki Elmas Hanım, Gelinine Bir Böbreğini Verip Sağlığına Kavuşturunca, İşadamları Derneği Tarafından Yılın Annesi Seçildi.   Bu devirde kim yapar bunu. Bir düşünün. Artık öyle bir hale geldik ki söz misal günahımızı bile vermiyoruz. Fedakâr bir anne, örnek olur inşallah hepimize. Bizim alışık olmadığımız bir durum Malum yüzyıllardır süregelen ve zaman zaman esprilere konu olan gelin-kaynana çatışmalarının varlığı.   Maalesef ki sebebinin ön yargılar olduğu, gelinin kayınvalideye, kayınvalidenin geline karşı tutumunun peşin hükümlerin belirlediği ve kafalarında taşıdıkları ön yargılara göre davrandıkları ispatlanmış. Araştırmalar yapılıp kitaplar yazılmış. Hatırlarsınız bir zamanlar Semra Hanım vardı. Onun hakkında bile bir kitap yazılmış. Kitabın ismi "Semra Hanım Sendromu İçin Kaynana Kullanma Kılavuzu".Bu kitap da, yazarın deyimi ile bazı tüyolar var işte bunlardan bir kaçı;   Kaynana sendromunu nasıl yenersiniz?   * Kaynananızın ayarıyla oynamayınız   * Yatma, kalkma, dantel işleme, dedikodu yapma, tv dizisi izleme ve diğer kaynanalarla buluşma ayarlarına asla karışmayınız.   * Kaynana anlaşılmayan bir şey söylediğinde asla ´anlayamadım´ gibisinden bir ifadeyle cevap verilmemelidir. Bu söz ileride "beyinsiz, aptal gelin" nidaları olarak size geri dönebilir.   * Dağınık bir ev, pasaklı elbiseler size ´ilgisiz ve nankör kedi´ sıfatıyla geri döner.   * Kaynananıza onun değil, oğlunun hayatını paylaşmaya geldiğinizi hissettirin.   * Onlara sık sık torun sevinci yaşatmalısınız. Zira her torun en az 1 yıllık barış çubuğunun ateşini yakar.   Kitabı yazan yazarımız emek vermiş saygım var.Ama bana göre bu tüyolarla pek de iyi sonuçlar çıkacağını sanmıyorum.Çünkü söylenenlerin hepsinde bir tedbir var.Hep bir iğne üstünde oturma.Böyle hayat mı geçer.Zaten Kayınvalide kelimesini Mahalle ağzı kullanarak kaynana olarak kullanması zaten bakış açışını çok net ortaya koymuş.   Aslına bazı şeyler çok net gelin-kayınvalide çatışmasından kurtulmak için yapılması gerekenin tek şeyin her iki tarafın birbirlerine karşı anlayış ve saygı çerçevesi içerisinde yaklaşması, yani empati yapmasıdır. Kavga etmek yerine birbirini anlamaya çalışmanın çatışma ve çekişmelerin önüne geçecektir ve Hiçbir zaman unutmamak gerekir ki Gelinlerde bir gün Kayınvalide sıfatını taşıyacaktır.   Bu kadar Kayınvalidelerden konuşmuşken kendi kayınvalidemi yani sevgili anneciğimi anmadan geçemeyeceğim. Sanırım biz gelin-kayınvalide olarak tüm düşmanlarımızı çatlatan ve yüzyıllardır süregelen bu tezi çürüten nadir insanlardanız. Daha esası benim Kayınvalidem nadir insanlardan. Elinde bir sihirli değnek ile gezen, dokunduğuna pozitiflik veren, İnsanı İnsan olduğu için seven, Deli gibi fedakâr ve çok çok anlayışlı bir insan. Her şey karşılıktır sözünü manasız kılan tek insan. Hastalandığımda düzeni bozup, her gözümü açtığımda karşımda olan Annemin yokluluğuna varlık olan, Tebessümünü eksik etmeyen sevgili Kayınvalidemin ellerinden öpüyorum. Beni bu günlere getiren, emeğini ne yapsam ödemeyeceğim sevgili anacuğumunda ellerinden öpüyorum. Çok şanlı olduğumu biliyorum ve buna layık olabilmek için çok çalışıyorum. İkinizi de çok seviyorum. Rabbim sizi başımızdan eksik etmesin. Âmin.             ...
Affetsem Kime Yarar
  İnsanın kalbi kırılmaya görsün… Toparlamak zaman alıyor. 0 false 18 pt 18 pt 0 0 false false false /* Style Definitions */ table.MsoNormalTable {mso-style-name:"Table Normal"; mso-tstyle-rowband-size:0; mso-tstyle-colband-size:0; mso-style-noshow:yes; mso-style-parent:""; mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; mso-para-margin:0cm; mso-para-margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:12.0pt; font-family:"Times New Roman"; mso-ascii-font-family:Cambria; mso-ascii-theme-font:minor-latin; mso-fareast-font-family:"Times New Roman"; mso-fareast-theme-font:minor-fareast; mso-hansi-font-family:Cambria; mso-hansi-theme-font:minor-latin; mso-bidi-font-family:"Times New Roman"; mso-bidi-theme-font:minor-bidi;}  Unutmuş gibi, halletmiş gibi durmak istiyor insan... Ve aynı insanın içinden gelmiyor bazen affetmek.  Küs ve kızgın kalmak gerekiyor bazen. Kendini başka yanlışlardan ve hırpalanmaktan korumak için bir set çekmek gerekiyor. Yepyeni beyaz sayfalar açılmamalı hemen. Kirlenmiş sayfalar okunmalı tekrar, yenisi kirlendiğinde silmeye kalkışmamak için. Affedemememin yükü omuzlarda kalır biliyorum. Her gün ayrı işkence ile düşünürsün aynı kırgınlığı. Ta ki öfke sönene, küskünlük kendisiyle barışana dek… “Affet, büyüklük sen de kalsın” diyor içimdeki ses… Çok klişe!  Ve asla ona hak vermiyorum. Affedince neden büyük oluyorum ki? Kırgınlığım, küskünlüğüm, döktüysem gözyaşım ne olacak? Kime karşı büyük olacağım affedince? Büyük olma uğruna yeniden hırpalanmanın hazırlığı içine girmenin ne yararı olacak laf dinlemeyen zihnime, yüreğime? Affedip de unutmamak işi daha çıkmaza sokuyor. Keşke af aynı zamanda unutkan da olsaydı… Neyi affettiğini unutsaydı insan ve kimi affettiğini…“Gel bakalım seni affettim” demekle bitseydi her şey…  Affedip büyük kalmak mı yoksa affedip tekrar keriz yerine konma ihtimaline karşı zırhlanmak mı? Bilemedim… Affetmek bir süreç… Hem de çok uzun. Sonunu görebilmek de garanti değil zaten. Hiç affedemeden ayrılabilir insan dünyadan. Affetmemek ne işe yarar onu da bilmiyorum.  Hele bu uzun süreçte yeni kırgınlıklar için tekrar ve tekrar affetmeye çalışmak… Daha biri bitmeden yeni aflar sıraya girdi mi, perişan oluyor insan. Tüm o kötü hisler üst üste biniyor. Unutulamayanlar derin harflerle kazınıyor insanın yüreğine. Sevgi tamamen masal gibi kalıyor yanında, yeniliyor. Af bir büyüklük müdür yoksa bir tepeden bakma yolu mu? Affederek yüce erdemler mi sergilenir, yoksa egonun sırtı mı sıvazlanır? Bunu da bilemedim… Pınar Korkmaz ...
BEN ÖĞRETMEN OLSAYDIM
(Antalya Hüseyin Avni Çöllü İlköğretim Okulu Kompozisyon dalında okul birincisi.) Herkes bir şeyler olabilme hayalindedir, bense bir öğretmen; yani sanatkâr yani yüce insan yani bir milleti ve vatanı geleceğe taşıyan kutsal bir emanet kar olmayı isterdim. . . Ben öğretmen olsaydım; Ülkemin gözlerine bakardım ve okutabileceğim ülkemin gözlerinden yeni bir Atatürk arardım. Bir Atatürk okutmayı çok isterdim. Bütün çocuklarımızın Atatürk olması için çabalardım. Ebeveynlerin çocuklarını gelecek nesle taşımaktan gurur duyardım. Bana emanet bir gelecek demek, yüzümdeki tebessümlerin çiçek bahçesine dönmesi demek olurdu. Ben öğretmen olsaydım Atatürk ün ilkelerini; Cumhuriyetçilik Halkçılık Milliyetçilik Laiklik Devletçilik İnkılâpçılık Ülke sevgisini çocuklarıma aşılamak için ilk önce Atatürk ilkelerini öncü olarak büyük bir hevesle ve gururla öğretirdim. Ve değerlerini korumanın yollarını aynı zamanda onursal görevini niteliğini öğretirdim Ben öğretmen olsaydım Atatürk’ün inkılâplarını; Sosyal alanda yapılan inkılâplar Siyasal alanda yapılan inkılâplar Eğitim alanında yapılan inkılâplar Hukuk alanında yapılan inkılâplar Ekonomik alanda yapılan inkılâplar En değerli bir hazine olarak gelecek nesillere emanet ederken içim rahat ve huzurlu olurdu. Ve bununla gurur duyardım, eminim Atamızın da ruhu benimle gurur duyardı. Kurtuluş Savaşını, Çanakkale’yi çocukların hafızasına yerleştirirdim. Çünkü geçmişini bilmeyen bir milletin geleceği parlak olmaz.  Ben öğretmen olsaydım;  Ülkemin, gözlerinde ateş fışkıran çiçeklerime, okuma-yazma öğretmeden önce, Çanakkale’yi, Anıtkabir’i fotoğraflarla değil de içlerinde o fevkalade duygunun hissedilmesi için ve Çocuklarımın vatansever ve milliyetçilik anlayışını hissetmelerine öncülük edebilmek için o mahşer dolu topraklara götürürdüm. Atalarımızın kanıyla sulanan ülkemin topraklarını, tarihini, milli mücadelenin şerefli gözbebeği olan Vatan’ı sadece kelime anlamıyla değil değeriyle öğretirdim. Tarihi önce kitaplarda değil, vicdanda ve yürekte damgalar sonra da imzasını atardım. Önce onlara toplumun gelişmesi ilerlemesi için saygının, sevginin, hoşgörünün, anlayışın, kültürün ne olduğunu öğretirdim…  Ben öğretmen olsaydım; Ülkemin her ilinde kurtuluş savaşı, Çanakkale savaşı ile ilgili müze kurardım.  İdealist öğretmenliğin Atatürk’ten doğduğunu, öğretir ve en sonunda öğrencilerime dönüp; Her yolun bir izi vardır; biz Atatürk’ün yolunda, sizler ise onun yolunda giden izdesiniz! Sevgili öğrencilerim, ben başöğretmen Atatürk’ün çizdiği yolda yürüyen öğretmenlerimin eseriyim, sizde bizim eserlerimiz olacaksınız.Gururluyum, çünkü bir eser ancak iyi bir sanatçıyla başarılı olur. Yüce Atamızdan gelen eserlerin devamı da onu daha da yüceltecek ve onurlandıracaktır. İşte bu bir milletin gurur tablosudur. . .Sizlere baktıkça gözlerinizden fışkıran bilgeliğin ve saflığın pırıldayışı, verdiğimiz sözün arkasında durabildiğimizi görerek bir kez daha şerefleniyorum… diye gözlerimin buğusuyla sözlerimi yürekten dile getirirdim. Bize önderlik eden sevgili öğretmenlerimizin, benim hayalimi yaşamasından dolayı candan tebrik ediyor ve ulusumuzun emanet ellerde olması nedeniyle sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. . .  BAŞÖĞRETMENİMİZE VE ÖĞRETMENLERİMİZE SONSUZ SAYGILARIMLA. . Ece Ay. 6/F sınıfı Hüseyin Avni Çöllü İlköğretimi... ...
Yıllarca salak yerine konulmuşuz...
Yıllar sonra babanız çıkıp kızım/oğlum aslında ben senin baban değilim dese, suratınız ve beyninizde oluşanları düşünebiliyormusunuz, hayatınız ve olan bitenler film şeridi gibi gözlerinizin önünden geçiverir, yıllarca babanız olmayan birine baba demenin azabını yaşarsınız bir anda..   Milletçe geriye dönüp baktığımızda ve hali hazırda olup bitenlere baktığımızda, Yıllarca cunta için mücadele edip kendi varlığı ve daha fazla palazlanması için mücadele ettiği illegal unsurlara bile omuz verenlere komutan demişiz, verdikleri mücadelelerde başarılı olmalarını beyhude beklemişiz ve bu mücadelelerinde başarılı olsunlar yıllarca diye bütçeden önemli bir pay verildiği gibi çoluğumuzu çocuğumuzu bile emanet etmişiz, onlar naapmış bozuk para gibi har vurup harman savurmuşlar, Şimdilerde yargının pençesinde düşen hain terör yanlılarından çok onları varlıklarına teminat olarak görenlerin haince emellerini ve geçmişte taş taş üstünde bırakılmayan kitlesel kaosa ve insanlar arasında etnik köken ayrılığına neden olan olaylarda fail olduklarını görüp yıllarca bizi salak yerine koymuşlar yıllarca boşu boşuna hainelere ve kötü emellerde bulunanlara kahraman muamelesi yapmışız diye dövünüyoruz, madem terörün üstesinden gelinecek çoğu hapiste olan o ´´kahramanlar´´ yok iken terörün üstesinden daha kolay geliniyormuş işte...    Salak yerine konulmak diğer safhalardada devam etmiş, eline beline sahip olamayan uçgur düşkünlerini dini kanaat önderi yapıp kimine cemaat kimine ise tarikat mensubu süsü verip bizlerin koyun sürüsü gibi arkalarından gitmesini sağlamışlar, televizyonlara çıkartıp allemei cihan gibi sunmuşlar bizlere bu üçkağıtçı düzenbaz hoca süsü verilen sahtekarları, onlar milleti din ile aldattıkları gibi uatnamdana din ile altadanlar diye kitap bile yazmışlar vesselam, şimdi dönüp saadet içinde lüks içinde günahlara batmış hayatlarını gördüğümüzde ön plana çıkartılan bu adamların bize haram dedikleri porno filmi izlerken, sekreteri ile aşne fişne ederken, yabancı kadınlardan harem kurduklarını görmüşken sadece bazı safhalarda kandırılmadığımız acı acı şahit oluyoruz işte...   Patronlarda durum farklı değil, milleti devalüasyonlarda fakirleşirken paralarına para katanlar en başta arzettiğim cuntacılar ile birlikte kafa kafaya verip milleti birlikte oyak demiş kader birliği yapmışlar, ülkenin en zenginleri bu yüzden emekli yargı mensupları ve emekli askerler olup çıkmışlar..   Eğitimde durum daha içler acısı, birer rütbesiz asker gibi komutanlara esas duruş gösterenler anarşist yetiştirmekle yetinmemişler cumhuriyet ve ilkelere sahte bekçiliğe soyunmuşlar, bir birilerine bakarak bizi salak yerine koyup birlikte deveye hamudu ile götürmüşler velhasılı kelam... ...
Zaman Çabuk Geçti
"Öyle Bir Geçer Zaman ki "gözyaşlarına boğan hikayesi ile başlamıştı. Yıllar sonra ilk defa televizyon karşısına geçmiştim ve hatta Ali Kaptan’ın gazabı karşısında hıçkırıklar eşliğinde doğum sancım tutmuştu birgün! Twitter Cemile diye inlerdi o günlerdi. Her erkeğin içinde bir Ali Kaptan’ın yattığına inanırım. Her kadın biraz Caroline’dir ve her kadın Cemile’nin çektiklerine benzer acıları çeker. Ve her kadın Balıkçı’yı hayal eder. Balıkçı hiç varolmamıştı, o yüzden öldürdüler adamı. Dizinin başında herşey iyi hoştu da sonra olanlar oldu… Bir kere Cemile zengin oldu… Masal burada bitti. Zira bunu dizinin başında anlamamak mümkün değildi zaten. Eşbet o da bir gün gülecekti.Dünya üzerinde senaryosu yazılmış her dizide alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste gerçeği ile yüzleşmemiz gerekir. Yüzleştik… Caroline kötülüklerin cezasını buldu ama yine dört ayağının üstüne düşmek suretiyle kendine bezner tipleri yanında buldu. B.k b.ku kenefte bulur diyoruz buraya da… Ama zavallı Cemile’den yönetim kurulu başkanı, idare heyeti üyesi, holdingin büyük hisse sahibi yapmak akıllılara zarardı. İşte burası olmadı. Günümüzde en zeki kadına master doktora yaptırsan evinden çıkıp yönetemez holdingi… Bu ne saçmalıktır artık? Kendimi Brezilya’da sandım. Bu kısım dizi çok izleniyor sarhoşluğunun basireti bağlama kısmı olsa gerek… Körler sağırlar birbirini ağırlar da diyebiliriz. Diziyi gözlerinizi kapatıp, algılamamak ve geçmiş bölümleri hatırlamamak suretiyle seyredebilirsiniz. Osman’nın günlüğünden okudukları ile dizinin genel gidişatı arasında bir saçmalık var. Osman büyümüş adam olmuş, derin derin, cuk oturan laflar ediyor, fakat hayat acayip salakça devam ediyor. Bu sersemliğin içinden Osman nasıl olmuş da o manalı lafları çıkarmış mesela? Öldürdüğü adamın holdinginde çalışan Ali Kaptan! Yahu zaten erkeklik hormonunun zekasını yiyip bitirdiği bir gün eski karısının yeni kocasını öldürmemiş miydi bu adam? E ne oldu erkeklik?   Ne Cemile’nin çilesi kaldı… Ne Ali Kaptan’ın zalimliği… Ne de Caroline eski Caroline… Osman desen televizyon aldırdı, yenik düştü şimdiden… Dizi bitti aslında... Şimdi Soner ve Aylin´in dramlarıyla başbaşa kalacağız gibi görünüyorki o da çekilmez. Öyle Bir Geçer Zaman ki de zaman çok çabuk geçti. 1980´den 2011’e ışınlansak ancak bu kadar olurdu. Osman´ın zırt pırt araya giren sesine ne oldu?   ...
SATIR ARASI YALNIZLIK
Büyüdükçe ,hayat artırıyor acısını.Eksilen umutlar,artan sorumluluklar ve üzerine tuz biber sahte yüzler.Yorgunum hem de çok.Hayat da insanlar da çok ama çok yordu zihnimi .Dayanamıyorum artık galiba .Ve deli gibi sessizliği ,sükuneti özlüyorum . Birbirine yakın ama asla bir araya gelmeyecek iki nehir gibiyim bütün insanlarla ilişkilerimde.Doğrusu bu mu yoksa yanlışlar iki adım ilerde mi çözemedim bir türlü. Her gün; kendini yaralayan akşamı unutuyor ,yeniden doğuyor hep yeniden ,yeniden.Kayıp bir zamanı yaşarken  hızla ilerleyişimi durduracak gücüm hiç kalmamış.Vaktin sabırla beklediği kapılardan en aceleci halimle çıkıyorum şimdilerde.Her yerden ,her köşeden ,her güzellikten bir fesat,bir açmaz ,bir kötülük çıkageliyor .Sızıyor bir şekilde ihanetler ,art niyetler,beklenmeyen ,umulmayan davranışlar ,sözler ,bakışlar. Kim bilebilir ki vazgeçilmiş sözlerin yorgunluğu ile kalıp ne ileri ne geri gidilemeyeceğini düşünce solukluğunda.Yakılan düşler geçiyor bazen açmadan içimden.Gözlerimle yürüyorum ilerleyen zamana.Uçuruma doğru gidiyorum galiba farketmemiş gibi yaparak, kendime oynayarak ama en gerçek haliyle. Yalnızlığım yine yanımda  her zaman ki gibi yazarken ve yaşarken. En sadık dostum varlığın yetiyor inan.Yaşamım yalnızlıkla raksın en nadide gösterisi ve bitmeye mahkum bütün gösteriler ve nameler gibi.Masamda harf artıkları ,penceremde yağmurun tozlu izleri ,haykırışlarımı ,hezeyanımı korkularımı ,sessizliğimi hece hece yutuyor satırlar. Yalnızlığı duyan sadece ben  miyim? BU KADAR HAİN  OLABİLDİ Mİ ÇEVREMDEKİ HERŞEY VE HERKES.?   ...
Göç - Sabır - Selam
Zaman; üstümüzden, altımızdan; içimizden, dışımızdan akıp gider... Zamanın aktığı, evren’in aktığı ve ömürlerin de su gibi aktığı hayatta her şey, her şey hareket halinde… Hareketsizlik bizi maharetlerimizden alıkoyan… Hareketsizlik bizi makul olandan dışlayan… Hareketsizlik bizi düşünmekten mahrum bırakan… Hareketsizlik yani tembellik. Her hareketin bir bereketi olması istenilendir. Harekette bereket vardır; işleyen demirin pas tutmadığı gibi hareket ışıl ışıl parlatandır… Aslında her hareket bir göç ediştir. Aynı nehirden ikinci kez su alamamak gibi, zamanın hareketi karşısında insanın aynı “ben” olamaması gibi…   Her göç beraberinde ya istilayı, hüsranı ya da bereketi, fazileti getirmekte.   Göçü, yani hareketi berekete çevirmek için ona ivme kattığımız enerjiyi doğru kaynaklardan elde etmemiz gerekir.   Doğru kaynak ise irade ve düşünceye şekil veren ahlaktır. Ahlak ise güzel iman ile şekillenmekte.   İmanı güzel kılan unsur, aklın kalp ile ahenginde…   İnsan düşünür… Düşünce bir harekettir… Düşüncenin hareket halinde göç ettiğini söyleyebiliriz… Düşünce göçü zorunludur… Zorunluluk, aklın varlığını emin kılmak içindir...   Düşünen akıl kalp ile ahengini bulunca, hareketin niteliğini şekillendirmekte. Harekete, yani insan davranışlarına şekil veren nitelikler ahlak penceresinden bakınca edebince yerini almakta.   Öyleyse insana erdem katan hareketin, edep üzerine inşa edilmesinin lüzumu ortaya çıkmakta…   Edep, sabrın banisi… Sabır ise en büyük nimet, hem de helalinden… Sabır kalbi genişletir; genişleyip derinleşen kalp zamanı içine alır.   Genişleyen kalp insana huzur verir, onu olgunlaştırır; düşünerek hareket etmesine zemin olur.   Zamanı daraltmak ise tam tersine, sıkışır; sıkışan zaman kalbi de sıkıştırır. Sıkışan kalp ise insanı düşünmekten alıkoyar. Onu tepkisel yapar.   Davranışçı yaklaşımın bilimsel öğretisinde olduğu gibi Pavlov ve köpeği misali tepkisel yaşar artık insan.   Sıkışan zaman, insanın aklını kullanmasına mani olur. Akıl ise kullanılmak, çalışmak; saat gibi tik-tak, tik-tak işlemek ister. Çalıştırılmayan akıl hastalanır, stres adı altında marazi olur.   Akıl hastalıkları ise insanın olgunlaşmasına, kemale ermesine mani olur… İnsanı, kemalini aradığı göç yolculuğunda yanlış topraklara yöneltir. Göç yolculuğunda hareketi sağlayan enerji yanlış kaynaktan damıtılırsa istikamet de şaşırılarak yanlış yere varır.   Zamanı genişletebilirsek, kalbimiz de genişler… İnsana huzur verir, onu olgunlaştırır; düşünmesini, düşünerek hareket etmesini sağlar.   Anlık tepkiler ise duygulardan, korku ve saldırganlıklardan beslenir. Tepki sabrı bozar… İnsanı sabırsız yapar; anlık yapar… Ona hep, “anı yaşa” diye fısıldar.   Sabırsızlık, nefsi duyguların esiri yapar. Nefis ise duygularla hareket ederek insanı günaha zorlar.   Sabır helal yaşamanın, sabırsızlık helal olandan kopmanın tetikleyicisi…   Sabır nimettir; ana sütü gibi ak ve helaldir.   ***   Zamanın aktığı, göçümüzün devam ettiği, aklımızın kalp ile düşünmeye istekli olduğu bir günü daha yaşıyoruz.   Yeryüzü halifesi olan insandan insana selam olsun… Selam ile müjdeler olsun… Zira iletişimin özünü tahakküm tuğlasından değil müjde anlayışından örmek en güzel iş olsa gerek.   Hazır olmak; yola ve göçe; harekete ve sabra; iyiye ve güzele; doğruya ve hakkaniyete…   Sabrın sonunun selamete erdiği bir inanç…  Selam; ayıptan afetten salim olma… Emniyet ve sulh içinde yaşama…   Sabrın sonu selamet… Selam; en büyük rızaya, Rabbin rızasına nail olabilmek maksadıyla herkesin herkes için tek duada buluşması…   ***   Herkes gibi bizim de göçümüz devam ediyor… Olgunluğa varır bu göçler inşallah.   Selam ve dua ile…       ...
Pembe Kapaklı Defter
On yaşımdan beri karaladığım, sonra da hislerimin mahremiyetine inanıp köşe bucak sakladığım pembe kapaklı defterimi ara ara saklandığı yerden  çıkarıp okurum… Rengarenk sayfaları vardır defterimin... Evvel zaman içinde, yüzünü pek az gördüğüm biri tarafından, Mekke şehrinden satın alınıp hediye olarak gönderilmiştir çocukluğuma. Mekke´den alındığı için midir, yoksa on yaşlarında bir kız çocuğunun gönlündeki tüm renklere sahip olduğu için midir bilmem, aradan geçen bunca seneye rağmen bu defter, benim gönlümdeki yerinden hiçbirşey kaybetmedi. Etrafımdakilere söyleyemediğim çocuk duygularımı paylaştığı ve hiç bir harfe, kelimeye asla itiraz etmeyip her halime razı olduğu için, kendimce adeta ona bir ruh üflemiş , onunla aramda özel bir yakınlık kesbetmiş, zaman zaman sevinçli anlarımda, ama daha çok anlaşılmadığımı düşündüğüm zamanlarda yanına koşmuştum defterimin… Vaktiyle ümitsizlik içinde  karaladığım, isyan ettiğim kelimeleri sonrasında nasıl da yaşadığımı, ‘asla yapmam’ dediğim şeyleri nasıl da yapmak zorunda kaldığımı görebilmenin, bu defteri okumaktan daha güzel bir yolu olamazdı. ´ Benim demediğim topraklara gidemem ! ´ ile başlayan ve tüm bu itirazlar ile devam eden cümleler de, bunladan birine sadece bir örnektir. O zamanların tabiriyle ´ Benim ´ demediğim topraklarda altıncı seneyi dolduruşum, hiç birşeyi ´Yapamam´ dememesi gerektiğini insanoğlunun, bir kez daha hatırlatır bana. Çölde rüzgarın gücüyle savrulan bir kum tanesinin, rüzgara karşı duyarsız kalmasının imkansız oluşu gibi imkansızdır, insanın kaderine duyarsız kalması. ´ Benim ´ dediğin hiçbirşeyin, aslında senin olmadığı öğretisini , pembe kapaklı defterimden çok önceleri  ´Amentu´  serinliğinde öğrenmiştim rahmetli babanneciğimden .. Kader diye birşey vardı. Ve onun hayırlısı da, şerlisi de, Allahtandı. ´ Benim ´ dediğim şeylerin etrafımdan yitip gitmesi için kimi suçlayabilirdim öyleyse şimdi, verenin de, alanın da Allah olduğunu öğrendikten sonra ? Hem madem, Amentu ´ de öğrendim, dünyanın gelip geçici olduğunu, ve hem ´ Vel Bağsu Bağde´l mevt ´ - öldükten sonra dirilmek hak idi , öyleyse benim olduğunu düşündüğüm şeyler bir sanrının ta kendisi değildi de neydi ? Rüyanın içindeyiz. Rüya içre rüya da görebiliyoruz hem. İnsan rüyada bazı şeyleri sahiplenebilir. Kendini buğday ambarında da sanabilir, iki eşik arasından atlayıp boşluğa da düşebilir.  Rüyada kendine de hükmedebilir aynı zamanda. Ta ki uykudan uyanana dek . Sonuç, el’an hepimiz uykudayız er ya da geç uyanacağız. Sonrası uyanıklık… Sonrası, bazıları için ´ Sözün Selam olduğu yer,  bazıları için ise ´ derin bir hüsran´ ın ta kendisi. O gün bazılarımız ´ Keşke toprak olsaydım ´ diyecek… O gün,  ´ Selim ´ bir kalbin dışında anne- baba , evlat, kardeş.. Hiçbir şey fayda vermeyecek. O gün henüz gelmedi. Kalb-i selimi hazırlamak için hala vakit var. Ve devam ediyor rüya. * Pembe kapaklı, pembe renkli defter bana pek çok şey öğretti.. ´ Yaşadım ´ dediğim pek çok şeyi hatırlamıyorum. Ben, kendi elimin yazdığı şeye yabancıyım. Başka birinin hayatını okur gibi, on yaşlarında bir çocuğun büyüyüşünü okuyorum ben, o küçük kızın bizzat kendim olduğunu unutarak.. Demek ki unutuluyor herşey... Yaşadıklarımıza, geçmişimize yabancılaşıyoruz ve arkamızı döndüğümüzde tıpkı bir rüyayı hatırlıyor gibi hatırlıyoruz geride bıraktıklarımızı. Demek ki halen rüya görüyorum ve geçmeyeceğini sandığım herşeyi bir gün unutacağım… Demek ki, tüm insanlar gibi, ben de uykudayım, öldüğüm zaman uyanacağım.. .       ...
Şair M.Akif Ersoy´un Doğum Yıldönümü/20 Aralık
YARIN Şair Mehmet Akif Ersoy’un Doğum Yıldönümü , kaçımızın hatırında, kaçımız dua’da bu büyük şair’e orasını Mevlam biliyor elbette. Bastığın yerleri "toprak!" diyerek geçme, tanı: Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı ! .... demişti büyük şair 17 Şubat 1921’de . Dilerseniz konuya dair beğeni ve gurur ile okuduğum haber tadında ki bu değerli paylaşımı birlikte okuyalım, hem kısaca büyük şairin hayatını hatırlamış olur hem de neler yazılmış öğrenmis oluruz. " İstiklal Marşı’nın söz yazarı Mehmet Akif Ersoy’un bugün 138. doğum yıldönümü... 20 Aralık 1873’te İstanbul’da doğan Arnavut asıllı Türk şair Ersoy, ’vatan şairi’ ya da ’milli şair’ olarak da anılıyor. Mehmet Akif, ilköğrenimi döneminde Arapça, ortaöğreniminde de Farsça öğrendi. Mülkiye İdadisinde babasının vefatıyla aile yoksulluğa düşünce okulu bırakan Mehmet Akif, Tarım ve Veterinerlik Okulu’na kaydoldu. Okulun son iki yılında şiire olan ilgisi yoğunlaştı. Okulunu 1893 yılında birincilikle bitirdi. Mezuniyetinden sonra bir yandan Fransızcasını geliştiren Mehmet Akif, bir yandan da Kuran’ı ezberleyerek hafız oldu. Bu dönemde Akif’in bazı şiirleri dergilerde yayımlanmaya başladı. Okulun bitmesiyle memurluk hayatına başlayan şair, 1913 yılına kadar Ziraat Bakanlığı’nda çalıştı. Mehmet Akif 1898 yılında İsmet Hanım’la evlendi ve bu evlilikten altı çocuğu dünyaya geldi. Edebiyata olan ilgisi artan Mehmet Akif, edebiyat öğretmenliği yapmaya başladı. Akif’in yazıları ve şiirleri bu süre içerisinde Servet-i Fünun Dergisi’nde yayımlandı. 2. Meşrutiyet’in ilan edilmesinden sonra Darülfünun’da ’Osmanlı Edebiyatı’ dersleri de vermeye başlayan Mehmet Akif, Sırat-ı Müstakim dergisinin başyazarlığını da yaptı. Mehmet Akif’in hemen hemen bütün şiir ve yazıları bu iki dergide yayımlandı. Mehmet Akif, yazılarında ve camilerde verdiği vaazlarda benimsediği ’islam birliği’ görüşünü yaymaya çalışmıştır. 1913’te kurulan Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’nde Recaizade Ekrem, Abdülhak Hamit, Süleyman Nazif, Cenap Şahabettin ile beraber çalıştı. TBMM’nin açılmasından sonra Mustafa Kemal’in çağrısıyla milletvekili seçildi. - İSTİKLAL MARŞI’NI YAZMASI- Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey’in ricasıyla ulusal marş yarışmasına katılan Mehmet Akif, önce verilen para ödülü nedeniyle yarışmaya katılmayı reddetti. Daha sonra ikna edilen Mehmet Akif, orduya ithaf ettiği İstiklal Marşı’nı 17 Şubat 1921’de yayımladı. İstiklal Marşı 12 Mart’ta ’ulusal marş’ olarak kabul edildi. İstiklal madalyası ile ödüllendirilen Akif, birkaç sene yazları İstanbul’da, kışları Mısır’da geçirdi, 1926 kışından sonra ise uzun süre Mısır’da kaldı. Daha sonra siroz hastalığına tutulan Mehmet Akif, 1936’da tedavi için döndüğü İstanbul’da hayatını kaybetti. ( tıpkı ulu önder Atatürk gibi siroz hastalığından oldu ölümü ) - EDEBİ HAYATI- Mehmet Akif’in ilk şiiri ’Kuran’a Hitap’ başlığını taşır. Hikayelerinde halkın dertlerini anlatan ünlü şair, Balkan Savaşı yıllarından itibaren destansı şiirler yazdı. İlk büyük destanı, ’Çanakkale Şehitleri’ne’ şiiridir. İkinci büyük destanı ise Bursa’nın işgali üzerine yazdığı ’Bülbül’ adlı şiiridir. Şairin üçüncü ve en önemli eseri ’İstiklal Marşı’dır. ’Sanat sanat içindir’ görüşüne karşı çıkan Mehmet Akif, dini edebiyat tarzı benimsemişti. Şairin Safahat adı altında toplanan şiirleri 7 kitaptan oluşuyor. Kaynak: - MEHMET AKİF ERSOY FİKİR VE SANAT EVİ- Evet.. Şairlik imgelerle dans etmekle birlikte vatana toprak olmaktır birazda, Rahmetli Mehmet Akif Ersoy’dan öğrendik bunu ilk önce. Bu zamanda memleketin durumuna Necip F.K. özet ile dillerimizi; "1400 e bir yıl var, yaklaştı zamanımız Bu asırda gelir mi dersin kahramanımız" dizeleri ile yaksada, yine Mehmet Akif Ersoy’un ; "Korkma,sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak; Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak. O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak; O benimdir, o benim milletimindir ancak. " efsanesi okundukça su serpiliyor yanan yüreklerimize. Bulunduğumuz zamanda eskilerin değeri azaldıkça anma törenleri şöyle dursun Fatiha bile okumak gelmiyor aslında unutulmaması gerken efsaneler için akıllara... (maalesef) Allah RIZASI için diyorum en azından değerlerimizi/efsanelerimizi senede 1 gün de olsa unutmayalım ve verdikleri onca kıymetli emanetlere bir dua ile karşılık vermeye çalışalım... Efsane Mehmet Akif ERSOY - iyi ki vatana doğmuşsun büyük şair, iyi ki var olmuşsun.. Nur içinde yat İstiklal şehidi, nur içinde uyu !! ................... ...
Boşuboşuna...
Ne terörle mücadele eden unsurlar nede bireyler değişmedi, eldeki olanakların dışında yeni bir olanakta devreye sokulmadı malzeme aynı malzeme.. Sadece güvenlik ve istihbarat kurumları koordineli hareket edip koordineli operasyonlar yapıyorlar sonuç ortada, pkk bahara çıkamayacak..   Aklıma dönemin Başbakanı Tansu hanım´dan iki defa örtülü ödenekten para araklayanlar geliyor neymiş efendim bekaa´dan kelle getireceklermiş, son iki yılı saymazsak çeyrek asırdır en fazla bütçeyi milli savunmaya ayırdığımız yetmiyormuş gibi terörle sözümona mücadele eden unsurlarımız örtülü öedeneğede göz dikmişler, onlarca sınır ötesi operasyon meğer boşuboşuna yapılmış, çeyrek asırdır ayrılan bütçe terörü bitirmek için verilen sınırsız yetki falan hepsi meğer hikayeymiş, o kadar kalabalık bir ordu o kadar mühimmat o kadar uçak helikopter falan hepsinin hikaye olduğunu, Defalarca basılan Aktütün, dağlıca, hantepe, gediktepe ve sarıyayla karakollarından anlamak mümkün..   Saldırıların istihbaratları önceden bildirilmesine karşın saldırı göstere göstere geliyor bizimkilerde tık yok, ya avcıları terörist yada teröristi avcı yada gecenin bi vakti gelen pkk´lı katırlı doçkalı gurubu koyun sürüsü sandık diye yapılan abuk subuk savunmalar, çeyrek asır mücadele ettiğiniz terörizme karşı bu kadarmı fransız olunur anlaya bilene aşkolsun..   Her saldırı her mayın her pusudan sonra ortaya çıkan güvenlik zaafiyetleri yetmezmiş gibi termal kameralardan ve insansız uçakların yolladığı görüntülerin gereğinin yapılmayışı aklı allak bullak eden kuşkularıda beraberinde getiriyor haliyle, bir ordu bile bile neden kayıp vermek isterki bu hangi akıl hangi mantıkla izah edilebilir, terörle mücadelede başarılı olunduğu taktirde bunun siyasal iktidarın hanesine başarı olarak yazılacağını hesap eden ordu ile yıllarca boşu boşuna terörün üstesinden gelmek için mücadele etmiş durmuşuz, mermiler sahici ölenler ise konu mankeni değillerdi bu süreçte...   Yıllarca çocuk kandırır gibi bizi kandırmışlar vesselam.. ...
Ne olursan ol gel...
Bir adım sonrasının üstünde bir birimize yapmadığımızı bırakmadığımız toprağın altı olduğunu düşünmeyenler dünyayı bu kadar yaşanamaz kıldılar; Örnek aldığımız geçmişimize ve geleceğimize ışık tutan yıldızlarımız var onları tavsiye ve telkinleri doğrultusunda haraket ettiğimiz takdirde, hem bu fani dünyada hemde baki alemde iki dünya saadetine mazhar olacağımız muhakkaktır.. Dünyanın meydanı imtihan olduğunu bize fısıldayan o irşad elçileri dünya ve ahiret saadetini çok manidar önerilerde saklamışlardır, güzel görüp güzel düşünüp hayattan lezzet almayı önermişler, nasıl yaşarsak öyle öleceğimiz öyle haşrolacağımız gibi bazı tılsımlı hakikatleri bizlere anlatmayı ihmal etmemişler, Kuranın emir ve nehiylerine ´´eline beline diline´´ hakim ol deyip 3 sözcükle izah etmek sadece ve sadece madde ve manadan sıyrılan biri tarafından anlaşılıp anlatılabilir.. Peki ne olursan ol gel diye seslenen Mevlana´yı aradan yüz yıllar geşmesine karşın anlayabildikmi..? Ayrılıklara gayrılıklara takılmadan ortak paidelerin hatrına bir araya gelebilmek ayı mabuda ibadet ve taatte bulunmak Mevlananın ´´gel´´ sözcüğünde gizli, biri hayatı üç sözcüğe sığdırmış öteki iki dünya saadetini üç harfli bir sözcüğe sığdırmıştır.. O yüzden rabbisi ile buluştuğu güne/ana şebi aruz (düğün gecesi) demiş Hz.Mevlana, hayatı anlayan bekayıda peşi sıra anlar onun bize anlattığı bu.. İma etmişler ironide bulunmuşlar hayatınızı sermayenizi feda ettiğiniz dünya bir hiçtir diye, tabii anlayana, bastığınız kara toprak boyunuz aşar bir gün, sevdiğiniz can yoldaşınız kefeninizi biçer bir gün ne ikna edici bir ironidir bir anlaya bilsek bize kafidir.. Onca teferruata takılıp bir birimizi incittiğiz bu dünyada insanlığımızı ve yaratıcımızın aynı olması bir araya kayıtsız şartsız gelmeyi gerektirmezmi..? aradan bu kadar asır geçmesine rağman O günden bu güne seslelen Hz.Mevlana´nın çağrısına kulak vermek gerekmezmi..? Ne olursak olalım gideceğimiz yer toprağın altı olduğuna göre, toprağın üstünde bir birimize suhulet sağlamamız daha doğru olmazmı..? ...
Ne olursan ol gel...
Bir adım sonrasının üstünde bir birimize yapmadığımızı bırakmadığımız toprağın altı olduğunu düşünmeyenler dünyayı bu kadar yaşanamaz kıldılar; Örnek aldığımız geçmişimize ve geleceğimize ışık tutan yıldızlarımız var onları tavsiye ve telkinleri doğrultusunda haraket ettiğimiz takdirde, hem bu fani dünyada hemde baki alemde iki dünya saadetine mazhar olacağımız muhakkaktır.. Dünyanın meydanı imtihan olduğunu bize fısıldayan o irşad elçileri dünya ve ahiret saadetini çok manidar önerilerde saklamışlardır, güzel görüp güzel düşünüp hayattan lezzet almayı önermişler, nasıl yaşarsak öyle öleceğimiz öyle haşrolacağımız gibi bazı tılsımlı hakikatleri bizlere anlatmayı ihmal etmemişler, Kuranın emir ve nehiylerine ´´eline beline diline´´ hakim ol deyip 3 sözcükle izah etmek sadece ve sadece madde ve manadan sıyrılan biri tarafından anlaşılıp anlatılabilir.. Peki ne olursan ol gel diye seslenen Mevlana´yı aradan yüz yıllar geşmesine karşın anlayabildikmi..? Ayrılıklara gayrılıklara takılmadan ortak paidelerin hatrına bir araya gelebilmek ayı mabuda ibadet ve taatte bulunmak Mevlananın ´´gel´´ sözcüğünde gizli, biri hayatı üç sözcüğe sığdırmış öteki iki dünya saadetini üç harfli bir sözcüğe sığdırmıştır.. O yüzden rabbisi ile buluştuğu güne/ana şebi aruz (düğün gecesi) demiş Hz.Mevlana, hayatı anlayan bekayıda peşi sıra anlar onun bize anlattığı bu.. İma etmişler ironide bulunmuşlar hayatınızı sermayenizi feda ettiğiniz dünya bir hiçtir diye, tabii anlayana, bastığınız kara toprak boyunuz aşar bir gün, sevdiğiniz can yoldaşınız kefeninizi biçer bir gün ne ikna edici bir ironidir bir anlaya bilsek bize kafidir.. Onca teferruata takılıp bir birimizi incittiğiz bu dünyada insanlığımızı ve yaratıcımızın aynı olması bir araya kayıtsız şartsız gelmeyi gerektirmezmi..? aradan bu kadar asır geçmesine rağman O günden bu güne seslelen Hz.Mevlana´nın çağrısına kulak vermek gerekmezmi..? Ne olursak olalım gideceğimiz yer toprağın altı olduğuna göre, toprağın üstünde bir birimize suhulet sağlamamız daha doğru olmazmı..? ...
Bu kadar basitmiş...
Özel haraket timlerin pkk militanlarına yönelik kar/kış demeden devam eden operasyonlarına bakılacak olursa pkk´yı bertaraf etmek bu kadar basitmiş meğerse, Peki neden defalarca mayın tuzağına düştük karakollarımız neden basıldı diye kara kara düşünüyor kafamızı acaba bile bilemi yapıldı yada izin verildi sorusu allak bullak ediyor.. -Timler gidiyor yedi katlı sığınığın kapısına teslim olun diyorlar çıt yok, kimyasal silah atacağız yazık olur biliyoruz burdasınız teslim olun diye ısrar ediyor komutan megafonla, çat pat ses çıkınca aşşağıdan yapmayın diye bir ses geliyor birer birer teslim oluyorlar bir kişi kalıyor oda güvenlik güşlerine el bombası atıyor sonu malum.. -Avanosları kana bulayan pkk´lı gurubun kamyonet kasasından tereyağından kıl çeker gibi çıkartıldığını gördünüz ne operasyonu yapan özel harakat timi bir mermi harcadı nede kamyonetten çıkartılan örgüt militanları.. -Ağrı bölge sorumlusu şafak operasyonu ile mezradaki ahırda yakalandı.. -Bingöl yayladere´de  etkisiz hale getirilin 8 terörist yurt içinde canlı olarak ele geçirilen 400 militan kadar şanslı değillerdi onlar direnmeyi tercih ettiler, Operasyonlar özel haraket timleri, jandarma istihbarat uzmanları tarafından ortak düzenleniyor insiyetif istihbarat uzmanlarında son ana kadar kimse operasyonun detaylarını bilmiyor, operasyon başlarken herkes ayrıntılardan haberdar oluyor, bu sayede sızmaların önünede geçilmiş oluyor, malum bazı kurumlarda pkk´yı gözü gibi koruyanların varlığını biliyoruz..   Geçen yıl bir günde 41 eylem gerçekleştiren pkk bu konuda kırılması imkansız bir rekora imza atmayı başarmıştı, 41 eylem yapılmasına karşın bir tek militanı canlı/cansız ele geçiril´´e´´meyen örgüt adeta güvenlik güçlerimiz ile alay ediyordu.. *Ama terörle mücadele stratejisi değişip istihbarat ve özel harakatın ön plana çıkartılmasına kadar pkk parmağını şaklatma kolaylığı ile eylem yapacak kadar imkan ve olanak sahibiydi, kazan vadisindeki muhalif ulusalcı pkk kanadı yok olduktan sonra sıra yurt içindeki klinglere gelmişti, 400´ün üstünde canlı 88´de ölü olarak 500´e yakın militan etkisiz hale getirildi sadece 7 şehid verdik bu rakama karşılık, demekki neymiş bu kadar basitmiş...   Çatışma çıkma olasılığına karşın güvenlik güçleri teslim olun yakında af çıkacak buradan sağ çıkmanız mümkün değil gibi ikna edici sözcükler ile birtek silah bile kullanmadan yıllardır yerleri yurtları belli olan noktalara operasyon yapmakadırlar, şimdiye kadar 3 bölge tamamen temizlendi, bundan sonrası Hakkari, Mardin ve Diyarbakır buralarda temizlenince sınırlarımızın içinde pkk´nın tamamı temizlenmiş olacak 30 yıl boyunca bu akılcı strateji hayata sokulmuş olsaydı bugün pkk diye bir şey olmazdı, ama gelin görünkü onları gözü gibi koruyan güvenlik güçleride artık yok..   ...
Çocuk Eğitimi
Her birey belli bir olgunluğa erdiğinde evlilik hayalleri kurar. Bütün bir evlilik hayalleri de bireyin eşi ile olan münasebetleri üzerine kurgulanır. Ama evlendikten sonraki süreç pek de düşünülmez. Evliliğin ilerleyen dönemlerinde aileler çocuk sahibi olunca da artık ailenin bütün ekonomik girişimleri çocuklarına iyi bir gelecek kurmanın üstüne olur. Çocuğa bırakılacak miras, zenginlik ve iyi bir üniversite diploması için özel okul, dershane ve çocuğun geleceğine dair yatırımlar… Peygamber efendimiz (SAV) şöyle buyurmuşlardır: “Muhakkak ki yazıyı öğretmek (eğitimini yaptırmak), güzel bir isim koymak ve buluğa erdiğinde evlendirmek çocuğun babası üzerindeki haklarıdır” (İmam-ı Suyuti). Burada Efendimizin bahsettiği eğitim elbette sadece diploma değildir. Her anne-baba çocuğuna dininin temel bilgilerini vermekle mükelleftir. Çocuklarının terbiye ve eğitimlerinden önce aile sorumludur. Dolayısıyla çocuğu okula göndermek; sadece öğretmenlerin eğitimine bırakmak ve karneden karneye kızmak ya da sevmek doğru değildir. Bunun yanında da dini bilgilerini vermek için yaz dönemlerinde tercih edilen kurslara ve eğitim kurumlarına çocuğu gönderip, gün be gün neler öğrendiğini merak etmeyen, çocuğunun elinden tutarak ona örnek bir velilik yapmayan aileler bulunmakta. Bu aileler çocukları büyüdüğünde çonların eksik bilgilerinden sorumludurlar. Müslüman için ilmin her dalı öğrenilmesi gereken bir gerçektir. Çünkü günlük hayatımız içinde karşılaştığımız bütün sorunlar ilmin ışığında aydınlatılacak ve çözülecek türlerdendir. Yine Peygamber Efendimiz bir hadisinde; “İlim tahsil etmek sahibinin geçmiş günahlarına kefarettir” (Mansur Ali Nasıf; Tac Tercemesi) şeklinde buyurmaktadırlar.  Ayrıca unutulmamalıdır ki bugün maalesef aileler çocukları iyi paralar kazansınlar diye üniversite eğitimini şart görmektedirler. Ama lütfen şunu unutmayalım “İlim Allah’ın rızasına uygun bir hayat yaşayabilmek için vasıtadır, gaye değildir”. Çocuklarımıza dünya malı olarak bırakmayı düşündüğümüz bütün mirasların ilmin bir damlasına bile bedel olamayacağını asla unutmamamız gerekmektedir. Bir babanın çocuğuna en güzel mirası güzel ahlak ve terbiye ile beslenmiş ilim-bilgidir. Temennimiz şudur ki mahallemizde ve köyümüzde her ailenin çocuğuna çalış ve para kazan öğüdünden önce “Oku ve Rabbinin bilenlerden ol” nasihati gelir.   ...
Gök Kubbede Hoş Bir Sedanın Derdindeyiz..
Bugünlerde çok ta önemli olmayan bir rahatsızlığım oldu. Bu sebeple hastaneye birkaç gün gidip geldim. Kaç gündür gidip, gelmeme rağmen rahatsızlığıma Bir şey dememişti hoca... Doğrusu beni de şaşırtmıştı. Ne olacaktı ki sanki benimkisi grip, nezle gibi bir şeydi. Sadece biraz ateşli ve ağır geçiyordu hepsi o kadar… *** Hastanenin bekleme salonunda iki gündür bekleşip duruyorum… Sanki ciddi bir rahatsızlığım varmış gibi, Doktor bekliyoruz, henüz gelebilmiş değil... Bu yazıyı da bekleme salonundaki sandalye üzerinde Film dosyasının üzerinde karalıyorum… Gözüm koridordaki kalabalığı falan görmüyor… Kulağım insanların gürültüsünü bile duymuyor… Ve ben yine bir başka yerlerdeyim... Ve ben yine bir başka âlemlerdeyim... Yazı yazıyorum. Yazı yazmak her halimle bana mutluluk veriyor. Sanki etrafımda kimsecikler yok... Düşünüyor, düşündüğümü kendi kendime seslendiriyorum… Kim bilir belki de yan tarafımda oturanlar Akıl sağlığımdan şüphe ediyor olabilirler! **** Ve işte adım okunuyor, son anda duyuyorum. Önemli bir şey yok biliyorum. Nitekim doktora diyorum ki, Bana iğne yaz o iyi gelir. Doktor iğne yazarken, Karaciğerine dikkat etmelisin diyor sadece Teşekkürler ediyor odadan çıkıyorum. *** Biliyorum her yıl bu aylarda vucudum yorgun düşer. Her yıl bu günlerde bir hafta yatar, kalkarım. Biraz ağır geçer hastalık hallerim… Ağrılar, sızılar, kırgınlıklar... İğneler ve serumlar… Yediğim hiçbir şey midede duramazlar.. Kaçarlar benden adeta… Evet her yıl bu zamanlarda, Sadece bir kez ve bir haftalığına hastalanırım… Ve bu bir hafta beni resetler, düşündürür birazcık. Sen ki rabbin fakir kulu, beklentisiz kulu dedirtir. Ah olmayası günahlarım veballerim diye ses gelir! Şu yalancı dünyanın derdini, kahrını, çekmeden Ötelere doğru bir an evvel yolculuk etmek istedir. *** Beni tanıyanlar bilirler ki, Dünyadan öyle çok beklentileri olan, Bir insan hiçbir zaman olmadım. Olmam da, Kendime ve çevreme yetecek kadar olan yeter… Ölçüm her zaman hiç kimselere muhtaç olmama, Alan el hiç bir zaman olmama, Hatta az da olsa veren el olabilme, Halim böyledir buna binlerce şükür ederim. Ve üzerimde hiçbir malın, mülkün kaydın Olup olmamasının zerrece hükmü yok nazarımda… Yaşıyoruz işte şükürler içinde, Elbette memlekete hizmet etmeye sevdalıyız  Gök kubbede hoş bir seda bırakmanın derdindeyiz...   ...
19.YOKSULLARLA DAYANIŞMA HAFTASI (12-18 ARALIK)
        12-18  Aralık yoksullarla dayanışma haftası imiş.Ya vardı da böyle bir hafta ( ki 19. diyor varmış )  ben hiç  duymamış ,görmemişim.Ya da kimseler duymadan görmeden belediyeler ,sivil toplum kuruluşları 19. kez etkinliklerini yapıyorlar.Bu arada acaba ben mi etrafımdan habersizim yoksa gerçekten duyarsız bir toplum mu olduk,ya da herşey lafta mı vs.vs .vs. bir sürü düşünce geldi geçti aklımdan. Pek çoğunuzda aynı şeyleri düşüyorsunuz şu an eminim.Bu da nerden çıktı ne olabilir ki diye.   Yoksulluk nedir, yoksul kime denir?   Yoksulluk, paraya, mala mülke sahip olmama hali. Ya da, yoksulluk, en alt seviyesi itibariyle, bir lokmaya ve bir hırkaya muhtaç olma hali değil midir? Bu durumda yoksul, en yalın şekilde, varsıl/zengin olmayan kişi olarak tarif edilecektir. Yoksul, en temel ihtiyaçlarını, yaşadığı çoğrafyaya, günün şartlarına ve ait olduğu sosyal çevrenin standartlarına göre kendi imkanlarıyla yeteri kadar temin edemeyen insan olarak tanımlanabilir.   Bütün bu tanımlamaları içine alacak şekilde yoksul, beslenme, giyinme, barınma, sağlık, eğitim ve evlenme gibi en zarurî ihtiyaçlarını, günün şartlarına, yaşadığı coğrafyaya ve sahip olduğu sosyal konuma göre belirlenecek olan standartlara uyacak şekilde kendi imkanlarıyla karşılayamayan insan olarak tarif edilebilir.   Yanlış hatırlamıyorsam bu konuyla  ilgili bir  vakıf var. YOYAV (Yoksullara Yardım ve Eğitim Vakfı ) halen mevcudiyetini sürdüren  bir vakıf.Fakat o kadar pasif ve o kadar icraattan uzak bir oluşum ki adını duyanların sayısı; yoksulu çok ama çok olan ülkem sınırlarında üçü beşi geçmez.   Ne yapar bu YOYAV.      YOYAV  "VARLIKLILARLA VARLIKSIZLAR ARASINDA KURULAN GENİŞ VE GÖRKEMLİ BİR KÖPRÜDÜR." der sitesindeki tanımlamada.1988 yılında kurulmuş çok hizmetler vermiş halen bu yüce göreve devam eden bir vakıfmış.Adı yoksullarla dayanışma haftası olarak geçen hafta içinse ne ilginçtir ki etkinlikler belediye ve bazı örgütler ve tabii vakıf yönetimince Ankara Dedeman Otel de gerçekleştiriliyormuş.      Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile Kültür ve Turizm Bakanlığının desteklediği etkinliğe çok sayıda belediye, valilik ve dernek de destek vereceklermiş. Eski TBMM Başkanı Köksal Toptan´ın da katılacağı açılış Anıtkabir´e çelenk konulmasıyla başlayacakmış."Devlet – Millet el ele, yoksullarla mücadele” sloganıyla herkesi ve her seviyedeki insanımızı bu mücadelede yer almaya davet etmekte imiş YOYAV.   Bir kere ben haftanın adını beğenmedim. Yoksullarla hangi konuda dayanışma yapacağız? Yoksullukta mı?   Amaç yoksulları yoksulluktan kurtarmak ise haftanın değil eylemin adı olmalı! Yoksulluk sürerken yoksullar ortadan kalkmaz!    Burada laf geldi yine  hakka, adalete, toplumsal adalete, gelir dağılımı adaletine dayandı! Bunlar olmadan, yoksulluk ve yoksullar nasıl ortadan kalkacak?   Kuşkusuz fitre, zekát ve sosyete kermesleri sayesinde değil, yeni iş alanlarının açılması ve işsizliğin ortadan kalkmasıyla, sanayileşmeyle, tarımın gelişmesi ve bu gelişmeye bağlı olarak tarımsal sanayinin kurulmasıyla... Özel girişimin üretim alanlarına rasyonel yatırım yapmasıyla...   O halde köklü bir siyasal reform, dahası, köklü yapısal devrimler gerekiyor.   TBMM’nin yapısının, siyasal partilerin yapısının değişmesi gerekiyor. Bu nasıl olacak?   Bugünkü Anayasa ve yasalarla bu değişim ve dönüşümün gerçekleşmesi olanaksız.    Türkiye yoksulluk düşmanı, insancıl ve toplumcu bir Anayasa yapmadan yoksullarla dayanışma yapamaz. Yoksuldan yana olmadan yapılan dayanışma dayanışma mıdır.?   Dilimizde yer alan ve çokça kullanılan “Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar.” atasözü, sosyal hayatımız bakımından yoksulluğun önemini en veciz biçimde gözler önüne sermektedir. Çünkü burada kullanılan “biri yer” tabiri bütün ihtiyaçları ve “biri bakar” tabiri ise ihtiyaçlar giderilemeyince olacakları en kapsamlı biçimde özetlemektedir. Bu nedenle “biri yer” tabirini, “biri giyer”, “biri en lüks arabalarda, yatlarda, özel uçaklarda gezer” “biri Reyna’larda, Layla’larda eğlenir”, “biri lüks apartman dairelerinde, köşklerde, yalılarda, villalarda, yazın ayrı, kışın ayrı mekanlarda oturur”, “birinin evli olduğu ayrı, beraber yaşadığı ayrı, gönül eğlendirdiği ise apayrıdır” ve “biri en iyi okullardan eğitim, en iyi hastanelerden sağlık hizmeti alır” şeklinde anlamalıyız.Biri 30000 verip yatarken diğeri 15 ayını hibe eder olarak anlamalıyız. Bütün bunlar olurken, sadece bakar ve seyreder durumda olan diğeri ise açtır, çıplaktır, evsizdir, bekardır, eğitimsizdir ve sağlıksızdır. Bu iki grup insan, bir ülkede yaşar ve bir toplumu oluşturur ve o ülkelerden biri Türkiye’dir.     “Açlık en akıllı balıkları bile oltaya getirir.” diyor Goethe. Ve Victor Hugo, açlığın insanın bel kemiğini nasıl kırdığını “Açlık, öyle bir kapıdır ki, ordan geçme mecburiyeti doğdu mu, insan ne kadar büyük olursa olsun, büyüklüğü kadar eğilmek zorunda kalır.” der... Bir başka batılı düşünür Daniel Defoe ise, açlığın insanı ve sosyal münasebeti nasıl bozduğunu dillendiriyor; “Açlık ne dost, ne akraba, ne insanlık ve ne de hak tanır.” ifadesiyle.   Fakirlikle beraber maneviyatı, açlıkla beraber ahlakı korumak son derece zordur. Siz bakmayın, bir ömür boyu elini sıcak sudan soğuk suya sokmadan yaşayıp, sonra da bol keseden atanlara ve yüksek perdeden ahkam kesenlere.   Mahsuni Şerif ´in Mevlam gül diyerek iki göz vermiş türküsünün bir dörtlüğünde  dediği gibi;   Yoksulun Sırtından Doyan Doyana Bunu Gören Yürek Nasıl Dayana Yiğit Muhtaç Olmuş Kuru Soğana Bilmem Söylesem Mi Söylemesem Mi?   Yoksul hep yoksul ,zengin hep zengin.Gani gönüllü yoksulun sırtından geçinenlerin sayısı ise gün gün artmakta.Bir kuru soğana muhtaç olanın derdini Dedeman Otel de resepsiyonlarla ,yoksul halka baklava dağıtacağız diyen zihniyetle,sıcacık ortamlarda ayakları donana aldırmadan ,bir lokma ekmek için saatlerce ayaz da karda kışta elinde kuru ekmeği ,iş elbisesi belki bugün bir iş çıkar diye bekleyen babaların ruhunu okuyamayan, bir alışverişine milyonlar döküp sonra yoksulun yanındayız diyen vakıf yöneticileri ne anlar ki.   YOYAV ya da adı başka işlevi başka dernek ve kuruluşlar baklava dağıtmaya, resim sergilerinde göz boyamaya ve isim yapmış belediye başkanlarına şükran plaketleri vermeye devam etsinler bütün sahte yüzleriyle.Ankara´nın göbeğinde buz gibi evlerde ısınma problemleri olan insanlara “bugün git halk gününde gel “diyen belediyeler, sokaklarda karton toplayan ,kırık tahta parçalarıyla sobasını yakmaya çalışan insanları zabıta yoluyla bertaraf etmeye çalışan sözüm ona insan olup görüntü kirliliğine dayanamıyoruz diyen zengin tabir edilen güruh; bu hafta yoksullarla dayanışma haftası unutmayın.Bir hafta gösterin kendinizi ve sonra çekilin köşenize ama en sıcağından olsun. Yoksul halk sizler de her zaman olduğu gibi halk gününü bekleyin ısınmak,barınmak doymak için. Yoksulluğun gönüllerde yoksunluk olmayacağı günlere umutla sevgili ülkem. ...
Madalyon´un diğer yüzü Türkan Saylan
  Bugün Türkan Saylan’ın Doğum günü ve sosyal paylaşım sitelerinde hayranlık o kadar büyük ki bu yazıyı yazmamım görev olduğunu düşündüm. Çünkü çoğu insan çoğu şeyi yanlış biliyor. Araştırmadan arkasına bakmadan bu “iylik perisine” hayranlık duyuyor. Eskiler belki ayrımı yapabilir ki onlar arasında bile gözünü kapatan çok insan var. Ama en azından yeni nesil yanlış bilmesin diye bu bilgileri paylaşmak istedim.   Alternatif bile olsa biyografiye “doğum tarihi” ile başlamak esastır! Ancak bu seferki istisnai bir durum… Zira Türkan Saylan’ın hayatına etki eden olaylar zinciri “doğum” ile başlamıyor. Annesinin hamile olduğunu anlamasıyla başlıyor! Saylan hayatını anlattığı “Güneş Umuttan Şimdi Doğar” kitabında annesinin Müslüman oluşunun ani öyküsünü şöyle anlatıyor: “Annem bana hamile kalınca Müslüman oluyor. İngilizcesinden Kur’an’ı okuyor. İyi bir Türk gelini olabilmenin tüm koşullarını yaratmaya çalışıyor. Örneğin oruç tutardı. Biz hiçbirimiz evde oruç tutmazken o tutardı.”   Anlaşılıyor ki Saylan’ın annesi gayr-ı müslim. Bu bir şey demek değil. Ancak kendisi ne henüz belli değil. Zaten resmi bilgiler de bu “tenakuzu” yansıtıyor. Saylan’ın doğum tarihi 1935 İstanbul. Ve fakat annenin Müslüman ismi aldığı “kesin” tarih 1936. Yani Saylan’ın hayatına ilişkin anlattıklarını “kılpayı” teyit ediyor.   Muhtemelen valide hanım, hamile kaldığını anlıyor, ama “doğurana kadar bekleyeyim” diyor ve sanırız Soyadı Kanunu’na da denk düştüğünden isim o zaman değişiyor. Yine de bu tarihlerde gariplik olduğunu not düşmek lazım. Düşününce anlarsınız! Ama 1936 yılının kesin olduğunu tekraren söylemek lazım. Zira kaynak sadece Nüfus İdaresi değil! Milli İstihbarat Teşkilatı da aynı kanaatte. Bilmeyenler “ne alaka” diyebilir, geleceğiz. Bir kişinin etnik veya din kimliğinin önemi var mı derseniz… Bir kişinin yok. Ama bu kişinin var. Ona da geleceğiz.   Efendim tam kayıt şu… Profesör Türkan Saylan’ın annesi hanımefendinin künyesi, Raber Ragman ve Mina Verlig kızı, 1324 (1908) Bermingen İngiltere doğumlu ve Katolik Hıristiyan “Lili Mina Raiman” olduğunu gösteriyor. Ancak kendi beyanlarına göre annesi Lilly “İsviçreli”. Burada kesin bir bilgi yok. Dediğimiz gibi 1936 yılında ismini Leyla olarak değiştiriyor. Prof. Saylan´ın mesleği -malum- hekimlik. Hevesine erken başlıyor. 12 yaşında. Daha ortaokuldayken köy hekimi olmaya karar veriyor. Yıllar boyunca Türkiye´yi karış karış gezerek cüzam hastalığını yok etmeye çalışırken hayatı öğreniyor ve gördüğü gerçeklere asla sırtını çeviremeyeceğini de anlıyor.   Beş çocuklu bir ailenin en büyüğü olarak büyüyen ve kardeşlerine hem annelik hem de ablalık yapan Saylan´ın sorumluluk bilinci belli ki yıllardan yadigâr. İki evlilik yapıyor… Kişiliğine ilişkin ilk karinelere buradan ulaşmak mümkün… “İlkinde dokuz yıl evli kaldım. Eşim belli bir düzeyde kalmak isteyen biriydi, öyle kaldı. Benimse kendimi geliştirme hırsım vardı. Onun beklentisi ev hanımı olmamdı. Anne de oldum, iş kadını da, ev kadını da. Bir tek o tablonun içinde eş bulunduramadım. İkinci eşimden de boşandım. Bir erkeğin her dakika yanımda olup beni sevmesini seçmedim. Bu bir tercih meselesiydi...” Tabii kocaları da dinlemek lazım ama bu alternatif biyografi Saylan’a ait! Doktorluk vesilesiyle Türkiye’yi karış karış gezerken, bir sivil toplum hareketi başlatması gerektiğini fark ediyor. Biz burada bir satır yazıp geçiyoruz ama bu içsel evrim öyle kolay olmuyor. Binbir eziyet var öyküde. Kendi dilinden anlatmak en iyisi; “Tıp fakültesi öğrencisiyken evlendim, 23 yaşında ilk çocuğumu doğurdum, tüberküloz geçirdim, ameliyatlar oldum, çocuklarımı büyüttüm. İki yıl çelik korse takarak okula gittim. Yani tıp fakültesini girdiğimden 10 sene sonra bitirdim. Uzmanlığımı kimsenin sevmediği deri ve zührevi hastalıklar konusunda yaptım. Bu konuda ihtisas yapan Türkiye´nin yedinci kadınıydım. İşçi Sigortaları Nişantaşı Hastanesi´nde çalıştım. Orada hiç tanımadığım işçi kesimiyle tanıştım. Aslında orada bir üniversite daha bitirdim diyebilirim. Bir günde 100 hasta bakardık.”   Anlaşılıyor ki sadece ruhi bir olgunluk serüveni değil, bir sınıf bilince edinerek de büyüyor Türkan Saylan. Esasen anlı şanlı akademik kariyeri “Prof” unvanını taşımasına rağmen akademik hayattan pek haz etmiyor. “Akademik kariyeri hiç sevmiyorum. Hâlâ bir cübbem yoktur. Oradaki o küçük çatışmalar hoşuma gitmiyor.”   Saylan küçük çatışmaları sevmiyor. Büyükleri sevip sevmediğini ilerleyen zaman gösterecek. Fakat daha önce Saylan’ın mesleki hayatında çektiği sıkıntılara değinmek gerekiyor. Saylan çok çalışıyor, erinmiyor, iğrenmiyor, hastanenin tozundan kirine, hastanın yatağından yarasına kadar hepsini kontrol ediyor. Yara sarmayı çok seviyor. Hastalarına iğnelerini bile kendisi yapıyor.   Fakat bu sıralarda kafasını cüzama takıyor. Bir yurtdışı burs buluyor ve “ana” vatanı İngiltere´ye gidiyor… 1976´da dönüyor. Ve cüzam işini üstlenmek istiyor. İstanbul Lepra Hastanesi´ni kuruluyor. O zaman Türkiye´de kayıtlı 10 bin cüzamlı kişi var. Ve hastalıkla mücadelesine başlıyor. Dünyadan ve Türkiye´den cüzamı silme konusunda büyük başarı sağlıyor ve Gandhi Ödülü´nü kazanıyor. Böylece hekimlik akıp geçiyor. Nihayet 21 yıllık başhekimlik hizmetinden sonra 2002 yılında emekli oluyor “Türkan hoca”. En son Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Genel Başkanıydı. Arnavutköy´de 25 yıldır oturduğu iki katlı ahşap evde yaşamını sürdürüyordu.   Tabii bu yaşama hallice rahatsızlıklar da eşlik ediyor. Göğüs kanserinden kurtulduktan sonra karaciğerindeki rahatsızlık nedeniyle de tedavi görüyor. En son gündeme gelme vesilesi ise 14 Nisan’da Ankara’da yapılan Cumhuriyet Mitingi’nin benzerini 29 Nisan’da İstanbul’da düzenlemiş olması. Yani ulusalcı bir çizginin toplumsal önderliği yaptı.   Madalyon döner…   Buraya kadar bir “Cumhuriyet Kadını”nın “no-profile” biyografisini okudunuz… Karşınızda hayatını hastalara adamış başarılı bir hekim, sosyal konulara duyarlı bir insan, hayatı çetin dalgalarla yoğrulmuş, evliliklerinde bile huzuru bulamamış, keskin hastalıklarla yiğitçe mücadele etmiş bir dava kadını… “Başkanlığını Profesör Türkan Saylan’ın yaptığı Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği hakkında, Atatürk İlke ve İnkılâplarını kalkan olarak kullanıp, birçok kişi ve kuruluştan yardım adı altında para topladığı, ilgili bakanlıklardan izin almaksızın yurtdışından yardım aldığı, hiç bir yasal dayanağı olmadan kamuoyuna kendisini sivil toplum kuruluşları birliği olarak tanıtan çeşitli dernek ve vakıflarla işbirliği içerisinde oldukları yönünde yapılan ihbarlar sonucu denetime tabi tutulmuş ve Dernekler Kanunu 62 ve 85/2 maddesine muhalefetten 5 Şubat 2001 tarihinde Maltepe Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusu yapılmıştır.” Bu sert ithamlarla dolu satırlar Milli İstihbarat Teşkilatı, İstihbarat Başkanı Cemal Uzgören imzasıyla 24 Nisan 2001 tarihinde Başbakanlığa gönderilen iki sayfalık yazıdan alınmıştır… Yani devletin istihbarat kurumunun resmi belgesidir. Profesör Türkan Saylan’ın bu metin hakkındaki görüşü de -o zamanlar- şudur; “Bahsedilen olay adaletin önünde bir konu. Bir görüş vermiyorum. İleride kitaplarımda bu konuyu anlatacağım”. 29 Nisan 2001 tarihli yorumsuz bir gazete metni daha… “Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) yöneticileri hakkında bölücülük yaptıkları gerekçesiyle dava açıldı. İl Emniyet Müdürlüğü, Defterdarlık ve Vergi Dairesi yetkilileri, İstanbul Valisi Erol Çakır´ın izni ile bir soruşturma yaptı. Soruşturma sonucunda 18 ayrı nedenden dolayı Cumhuriyet Başsavcılığı´na suç duyurusunda bulunuldu, yöneticilerle ilgili dava açıldı. Beyoğlu 5. Asliye Hukuk Mahkemesi´nde açılan davada, ÇYDD yöneticilerine yönelik en büyük suçlama ise ´bölücülük´ suçlaması. Bölücülük dışında ÇYDD hakkında, eksik mal bildirimi, depremden toplanan paraları borsaya ve repoya yatırmak, yurtdışından izinsiz para transferi ve gayrimenkul bildiriminde usulsüzlük suçlamaları var.”   İlginç değil mi? Aslında bu iddiaların doğru olup olmadığı çok önemli değil. Bunlar devletle Saylan arasındaki konular. Aklanmış ya da bu iddialarla yaşamak zorunda kalmış olması bu metnin konusu kesinlikle değil.   Önemli olan Saylan’da bir gariplik olduğu… Şöyle ki. İstanbul Teknik Üniversitesi Maçka Yerleşkesi´nde ´Türkiye´mizin çağdaşlaşma sürecinde laiklik´ konulu toplantıda konuşan Saylan’ın entelektüel kalitesine ilişkin notlar, konuşmayı haberleştiren metinden izlenebiliyor.   "Biz Türkler hep akın etmişiz; yakıp yıkmışız, başkalarının yaptıklarını yakıp yıkmışız. Şimdi kendi yaptıklarımızı yıkıyoruz. Nedir bu alışkanlık. Biz yakıp yıkmak için var değiliz. Biz yaratmak, geliştirmek ve çağın üstüne geçmek için varız." "Türkiye´nin bölünmesine, ırkçılığa yönelmesine, binlerce yıl öncesinin Arap ve İran âdetlerinin gelmesine karşıyız. Çocuklarımızın sıra üstünde namaz kılmasını değil bale yapmasını istiyoruz. "   Konuşmasında Gençlik Korosu´nu yöneten müzisyenin isminin Muhammed olmasından yakınan Saylan, "Gençlik Orkestrası´nı yaratan ve yöneten arkadaşımızın ismi Muhammed. Düşünebiliyor musunuz buradaki ironiyi?" yorumunu yaptı.   Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler nedeniyle Türkiye´yi zor günlerin beklediğini savunan Saylan, seçime katılacak partilerin sembolleri ile dalga geçti. Saylan şunları söyledi: "İnsanlar okuma yazma bilmesin ki parmak bassınlar. Seçim kâğıtları at, eşek, arı ve kuşlarla dolu. Bilinir ki okuma yazma bilmeyen çoğunluktadır ve onlar ancak parmak basarak oy verirler. Onların ağaları, tarikat reisleri çağırır ve biz ata, eşeğe, arıya ya da kuşa oy vereceğiz derler. Böyle bir topluluk nasıl kalkınır? Böyle bir topluluk cahil bırakılmıştır. Bizi yönlendirmek isteyenlere, bizi koyun sananlara karşı dikkatli olalım. Bu ülkedeki insanları siyah-beyaz diye ayırmak, vatansever veya vatan sevmeyen hain diye ayırmak kimin haddine´" Burada dikkat çekmek istediğimiz nokta metnin içeriği değil. Üslubu. Saylan açık bir nefretle konuşuyor. Oysa Türkiye’de sözü dinlenir onlarca aydın aynı düşünceleri, sadece ülkedeki farklılıkları lezzet saymak, farklılıklardan nefret üretmemek adına çok daha medeni bil dille savunuyor.   Aslında sadece bu “dil” insanları siyah-beyaz olarak ikiye ayırıyor! Ancak ikiye ayrılan sadece bu değil. Kamuoyu Saylan’ı “iki yüzüyle” tanıyor. Birincisi ilk başka anlattığı saylan ikincisi ise bu iddia ve üslubun sahibi Saylan. Peki ama gerçek Saylan kim veya hangisi? O zaman Saylan’ın yaptığı “işe” bakalım… Ayinesi iştir kişinin cümlesinden hareketle. Saylan’ın başkanı olduğu ÇYDD, bütün faaliyetlerini Türkiye’nin hallice firmalarının bağışlarıyla yürütür. Bunda bir beis yok. Esasen dernekler böyle çalışır. Peki bu firmalar hangileri? Danone, Metro Grosmarket, Turkcell, TNT Ekspres, Ericsson, Finansbank, İş Bankası, Mercedes-Benz vs… Fark etmiş olmalısınız. Çoğu yabancı sermayeli.   Ve yine hepsi biliyor olmalı ki Türkan Saylan ve dernek, “Atatürkçü gençler yetiştirme” misyonu taşıyor. Boynumuzun borcudur… Soru şu… Bu yabancı şirketler, kendilerine en çok karşı çıkan kesimlerin sözcülüğünü yapan bir derneğe niçin yardım yapar? Veya tersten bakarsak… Yabancı sermayeyi “işgal güçlerinin sermaye ordusu” olarak gören bir ÇYDD, bunlardan nasıl destek ister? Bu da ayrı bir konu…   Patoloji… Saylan hakkında daha birçok yazılmış ama dillendirilmemiş hakikaten inanılmaz iddia manzumeleri mevcut. Bunların hiçbirini yansıtmıyoruz. Dediğimiz gibi bizi Saylan’ın alternatif biyografisi, yani aynaya baktığında kendi yüzünü nasıl gördüğü daha çok ilgilendiriyor.   Saylan, bu ülke insanlarının ezelden beri önem atfettiği manevi değerleri, kutsal saydıkları sözkonusu olduğunda saldırganlaşıyor. Zerafetten yoksunlaşıyor. Kibirli bir nefrete dönüşüyor. Bilim adamına ve bir bayana yakışmayacak şekilde kabalaşıyor.   “´Din´i, ´dogma´ olarak kodlayan ve bilimsel bulmadığı için reddeden Saylan, Muhammet isminden rahatsızlık duyduğunu uluorta söyleyebiliyor.” Bu benzeşmenin bilim insanının ağzından çıkmasını garipsemiyor.    ´Bu ülkede başörtüsü sorunu yoktur´ diyerek, (dikkat; ‘başörtüsüne karşıyım’ değil!) gayet despot bir bakış açısıyla bir fikri değil, yaşayan kanlı canlı insanları yok sayıyor.   Bale ile namazı karşılaştırıyor ve bundan bale lehine bir çağdaşlık ölçütü çıkarıyor! (Dikkat ‘namaza karşıyım’ değil!) Bilim, biri sanat biri ibadet konusu iki eylemi kıyaslayabilir mi?   O halde apriori bir benzeşme de biz yapalım… Biri Ankara’da biri İstanbul’da “garaip” iki kadın, Serter ve Saylan, yalın biçimde “Cumhuriyet ilkelerine bağlı biz”lerin dili olabilir mi?   Biri ruh çağırma ritüellerinde kendin geçip üç peygamberden birinden uhrevi mesajlar alarak geldiği makamdan mitinglere davet ediyor bizleri, biri de, bilim ve ilimsel bakış terazisini çoktan şaşırmış, misyonerlik iddiaları, yabancı firmaların büyük paralarla desteklediği kimliğini ayakta tutmaya çalışarak, “bizden” olup olmadığı bile meçhul bir aidiyetle “namaz yerine bale” diyor…   Kararı siz verin…        http://www.iyibilgi.com sitesinden derlenmiştir.   ...
Türk Ordusu ve Bedelli Askerlik
Gündemi uzun süre meşgul eden ve kamuoyunda “bedelli askerlik” yasası olarak adlandırılan 6252 sayılı “Askerlik Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”, 30 Kasım 2011 tarihinde TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilerek yasalaşmıştır.   Yasa’nın yürürlüğe girmesi halinde;01 Ocak1982  tarihinden önce doğmuş olanlar, 30 bin TL ödemek şartıyla, 21 gün temel askerlik hizmeti yapmaksızın askerlik yükümlülüğünden muaf tutulurken,işçi, işveren sıfatıyla veya bir meslek ve sanat sahibi olarak yurtdışında oturma ve çalışma iznine sahip olanlar ise yurt dışında en az 3 yıl süre ile çalışmış olmaları şartıyla 10 bin Avro ödeyerek, 21 gün süreli temel askerlik eğitimine tabi tutulmaksızın askerlik hizmetini yerine getirmiş sayılacaklardır. Savaşa yönelik olarak hiçbir fayda sağlamadığı gibi TC Devlet’i ve kişiler için önemli bir mali külfet teşkil etmesi nedeniyle, yurt dışında çalışanlar için uygulanan 21 günlük zorunlu temel askerlik eğitiminden vaz geçilmesi usul ekonomisi açısından isabetli olmuştur. Bununla birlikte 31 Aralık 2011 tarihi itibariyle 30 yaşından gün almış olanların, kamuoyunda ifade edildiği şekilde, “bedelli askerlik” avantajından yararlandırılması için aynı genellemeyi yapmak ne kadar adaleti yansıtacaktır? Dünyaya bir kaç yıl hatta gün geç gelenlerin ya da öngörülen bedeli veremeyeceklerin hakkının ne olacağı sorusu bir yana, limit ne olursa olsun belli bir bedel karşılığında kişilerin askerlik yükümlülüğünden muaf tutulmaları ne kadar eşitlik ilkesi ve hakkaniyete uygun bir çözüm yoludur? Elbette bu sorular en doğru şekilde kamuoyunun vicdanında cevap bulacaktır. Üzerinde asıl durulması gereken,Türk toplumunun genelinde askerlik hizmetinin bir şeref ve haysiyet nişanesi olarak görülmesine rağmen, neden sık sık “bedelli askerlik” olarak adlandırılan bir çözüm yoluna gerek duyulduğudur? Cumhuriyet tarihinde on kez başvurulduğu belirtilen “bedelli askerlik” uygulamasına son olarak, 1999 Marmara Depremi’nin yıkıcı etkisi nedeniyle bozulan ülke ekonomisine katkı sağlamak amacıyla 2000 yılında başvurulmuştu. 6252 sayılı kanunun 4. maddesinde ise toplanacak olan paraların, “şehit yakınları,  gaziler,  özürlüler,  muhtaç erbaş ve er aileleri,  Türk Silahlı Kuvvetleri’ne mensup vazife malûlleri ile emniyet hizmetleri sınıfına mensup vazife malûllerine yönelik sosyal hizmet ve yardım faaliyetlerinin finansmanında” kullanılacağı belirtilmektedir.  Bu itibarla hükümetin, ekonomik nedenlerle “bedelli askerlik” uygulamasına yeşil ışık yakmadığı aksine sayıları 400 bine ulaştığı belirtilen TC vatandaşlarının askerlik sorunun çözmek olduğu anlaşılmaktadır. Zira üniversite, yüksek lisans, tıpta uzmanlık gibi nedenlerle TC vatandaşlarının bir kısmının, kasıtlı ya da kasıtsız, askerlik ödevini yerine getirmediği ve belli bir süre sonra bu sayının ihmal edilemeyecek bir sayıya ulaştığı bir gerçektedir. Bu gün için “bedelli askerlik” uygulamasıbir şekilde sorunaçözüm getirecek olsa da mevcut askerlik sistemimiz, çok değil en fazla on yıl sonra, benzer bir sorunun yine ülke gündemine gelmesine yol açacaktır. Soruna, geçici çözümlerden ziyade, değişen stratejik güvenlik anlayışına ve ülke menfaatlerine uygun radikal çözüm bulmak gerekmektedir. Bu da ancak profesyonel ordu yapılanmasıyla mümkünbulunmaktadır. Günümüzde piyade ağırlıklı yakın cephe savaşları yerini, kesin cephe hatlarının olmadığı ve sadece uzman personellere ihtiyaç duyulan teknolojik ağırlıklı savaşlara bırakmıştır. En az insan zayiatını hedefleyen günümüz savaşlarında piyadeler, belli bir bölgeye fiilen hakim olmak ya da bir ülkenin işgali amacıyla devreye girmektedirler. Silah altında olan 465 bin askerlik yükümlüsü ile birlikte savaşçı personel sayısının 670 bine ulaşması TSK’nın mevcut yapılanmasının, eskinin savaş anlayışına dayandığını göstermektedir. Oldukça kalabalık bu sayının ne kadarının gerçek bir savaşa hazır olduğu da ayrı bir tartışma konusudur. Özellikle I. Körfez Savaşı esnasında yaşanan olaylar, Türk Ordusu’nun tamamen barış şartlarına göre yapılandırıldığını ani savaş senaryolarına pek de hazırlıklı olmadığını göstermiştir. Türk ordusunun hantallaştırarak hareket kabiliyetini kısıtlaması yanında,en verimli olduğu çağda kişiyi mesleki eğitiminden veya faaliyetinden alıkoyarak on beş ay boyunca kışlaya hapsetmek ne kadar verimlidir? Harekat ve eğitim subaylığı odalarını süsleyen, göz kamaştırıcı, renkli ve ayrıntılı eğitim programları ne oranda pratiğe yansıtılmaktadır? Bürokrasi ve kırtasiyeciliğin zirvede olduğu, başarı ve çalışmanın dosya ve klasörlerle ölçüldüğü TSK’nın mevcut yapılanmasında silah altındaki askerler, ne kadar savaşa hazır olarak kışlalarda tutulmakta ve terhis olmaktadırlar? Büyük bir değişim ve dönüşümün yaşandığı günümüzde TSK’nin akil komutanları, artık kralın çıplak olduğunu görerek, çağın derinliklerinde kalmış Prusya ordu yapılanmasından, sayıca az ancak harekat kabiliyeti yüksek, teknolojik donanımlı yeni ve modern ordu yapılanmasına geçmenin yollarını aramalıdırlar. Cumhuriyeti sözde değil özde sevmenin doğal sonucu bu olmalıdır. Bu değişim ve dönüşümde ancak eskiye ait ne kadar köhnemiş, yobazlaşmış anlayış varsa hepsini ilga edilerek, “Ak Zambaklar Ülkesi Finlandiya’da” adlı kitaptaki ifadeyle ile “kışlaları havalandırmakla” mümkün olacaktır...   ...
Osman ÖCAL
Cumhurbaşkanlığı ve Siyaset
Halil Halat
Seçim analizi…
Mehmet Erdemir
Kazanan Kırıkkale Olsun
İsmigül Selamoğlu
ÖNEMSENMEK
Ahmet FARUK
Yerel Seçimler ve Mehmet Demir
[ Yerel Yazar Kadromuz ]

Kenan Akpolat
BÖYLE PARAL´EL´İ ÖP BAŞINA KOY...
Meltem Yılmaz Karapınar
Kınalı Hasan
İbrahim Yıldırım
MERT OLANA NAMERT VURUR!..
Ferda Yalçın
ANKARA KİTAP GÜNLERİ
Ayşe REŞAD
Büyük Oyun
Derya Serap ERGÜL
KENDİMİZE YOLCULUK
Mehmet Ali KULAT
Kader ve Başbakan…
Aygül B. KAHVECİ
Adapazarı OBM giriş çıkış kapatıldı!
[ Yazar Kadromuz ]